Bu çalışma, Hannah Arendt’in ortaya koyduğu felsefi kavrayışın bir ekoloji fikri barındırıp barındırmadığını tartışmaktadır. Arendt’e göre modern dönemle birlikte insanın hem yeryüzünden hem de ortak dünyadan uzaklaşması, hem politik hem de varoluşsal bir kopuşa işaret etmektedir. Buna göre modern dönem ile birlikte ortaya çıkan teknolojik gelişmeler, bilimsel ilerlemeler ve ardından totalitarizm ile birlikte insanın içinde yaşadığı çevreye yönelik yaklaşımında önemli bir değişim yaşanmıştır. Söz konusu değişimin etkilerini insanın kamusal alandan uzaklaşmasında, üretim-tüketim döngüsüne sıkışan bireylerde tespit etmek mümkündür. Modern bilimin doğayı nesneleştirip matematiksel ve deneysel analizlerle "anlaşılır" kılmasını eleştiren Arendt, bununla birlikte doğanın tahribatı gibi bir sorunu tartışmasına doğrudan dahil etmez. Arendt için politik alanın ve eylemin bir öznesi olmayan doğayı korumak ancak insan yapımı dünyayı korumak için önemlidir. Bu korumanın, doğaya yönelik tüketime dayalı faydacı bir tutumu değil, sevgi dolu bir özeni ifade ettiği ileri sürülmüştür. Düşüncelerindeki antroposentrik yönelime karşın, bireylerin ya da grupların kendilerini ekolojik bütünün bir parçası olarak görmesi olarak tanımlanabilecek ekolojik aidiyet nosyonuna Arendt nasıl bir katkı sağlayabilir? Bu sorudan hareket eden makalede Arendt’in felsefesinin, tümüyle araçsallaştırılmış bir doğa fikrini yansıtan türden bir antroposentrizmi değil, insanın sınırlarını korumayı hedefleyen politik bir zemin önerdiği fikri tartışılmıştır. Bu amaç doğrultusunda, dünya-yeryüzü, sorumluluk, animal laborans, köksüzlük ve dünyasızlaşma gibi bir kavramsal zeminden hareketle, Arendt’in düşüncelerinin ekolojik aidiyet fikriyle ayrıştığı ve bu fikre sunabileceği katkılar incelenmiştir. Arendt’in ortaya koyduğu, bireyin kamusal alanda eyleme geçmesiyle anlam kazanan politik sorumluluk tanımından hareketle ekolojik aidiyetin güçlendirilmesine nasıl bir katkı sunulabileceği tartışılmıştır. Buna göre, Arendt’in felsefesinin tahakküm edici bir antroposentrik düşünceye de radikal bir biyomerkezciliğe de mesafeli olacağı, ancak bu iki uç arasında gerilimli bir konumda olduğu ortaya konulmuştur. Arendt’in kavramları ile ekolojik aidiyet tartışmaları, birbirini karşılıklı olarak genişleterek çağımızın ekolojik krizlerini düşünmek için verimli bir zemin sunmaktadır. Böylece onun felsefesi insanın merkezdeki konumunu sürdüren ancak onu mutlaklaştırmayan; doğayı özne olarak görmeyen ancak onu araçsallaştırmayan özgün bir pozisyon olarak değerlendirilmiştir.
This study examines whether Hannah Arendt's philosophy contains an ecological idea. According to Arendt, with the modern era, humanity’s distancing from both the earth and the common world signifies both a political and an existential rupture. Technological developments, scientific advances, and subsequently the totalitarianism that emerged during this period brought about a significant change in humanity’s approach to the environment in which it lives. The effects of this change can be observed in humanity’s withdrawal from the public sphere and in individuals trapped in the production–consumption cycle. Arendt, who criticized modern science for objectifying nature and making it “understandable” through mathematical and experimental analysis, did not directly address the destruction of nature in her discussions. For Arendt, protecting nature—which is not a subject of the political sphere and action—is important only insofar as it serves to protect the human artifice. Yet this protection does not indicate a utilitarian attitude based on consumption of nature, but rather a form of loving care. Despite the anthropocentric tendency in her thought, this article asks how Arendt can contribute to the notion of ecological belonging, understood as individuals or groups perceiving themselves as part of the ecological whole. The article discusses the idea that Arendt’s philosophy proposes a political ground that seeks to preserve the boundaries of the human condition, rather than a type of anthropocentrism that reflects a wholly instrumentalized idea of nature. To this end, her thoughts are examined in relation to the idea of ecological belonging and the contributions they can make to it, based on a conceptual framework including concepts such as world–earth, responsibility, animal laborans, rootlessness, and worldlessness. Based on Arendt’s definition of political responsibility, which gains meaning through the individual’s action in the public sphere, the discussion focuses on how this could contribute to strengthening ecological belonging. Accordingly, it is argued that Arendt’s philosophy maintains a distance from both dominant anthropocentric thinking and radical biocentrism, while occupying a tense position between these two extremes. Arendt’s concepts and ecological belonging mutually expand each other, providing a fertile ground for reflecting on today’s ecological crises. Thus, her philosophy is evaluated as an original stance that sustains the centrality of humans without absolutizing it, and that does not view nature as a subject but also does not instrumentalize it.
Ecological belonging Hannah Arendt nature world and earth distinction action
| Birincil Dil | Türkçe |
|---|---|
| Konular | Çevresel İletişim, İletişim Kuramları |
| Bölüm | Araştırma Makalesi |
| Yazarlar | |
| Gönderilme Tarihi | 6 Nisan 2025 |
| Kabul Tarihi | 12 Ekim 2025 |
| Yayımlanma Tarihi | 19 Ocak 2026 |
| DOI | https://doi.org/10.17572/mj2025.2.309-338 |
| IZ | https://izlik.org/JA24JT97KR |
| Yayımlandığı Sayı | Yıl 2026 Cilt: 12 Sayı: 2 |