A Critical Overview of al-Biqāʿī’s Naẓm al-Durar fī Tanāsub al-Āyāt wa-l-Suwar: The Case of Surah al-Kahf
Abstract
The relationship between wording and meaning in the Qur’an has long occupied a central place in the Islamic exegetical tradition. Muslim scholars have generally upheld the principle that the Qur’an exhibits a profound semantic harmony and structural coherence, not only at the level of sūrahs and verses but even within individual words. This interconnectedness—expressed through the concepts of naẓm (composition) and munāsabah (interrelation)—has, however, been treated with varying degrees of emphasis across different exegetical methodologies. While some commentators have prioritized linguistic, legal, or transmitted dimensions of interpretation, others have placed the science of textual interconnection at the heart of their approach. Among the latter, Burhān al-Dīn al-Biqāʿī (d. 885/1480) stands out as a pivotal figure. His tafsīr, Naẓm al-Durar fī Tanāsub al-Āy wa al-Suwar, represents a decisive shift in giving munāsabah a foundational methodological role. Drawing on earlier contributions—particularly those of Fakhr al-Dīn al-Rāzī—al-Biqāʿī advances the idea that the Qur’an constitutes a single, unified discourse (kalām wāḥid). According to this perspective, no verse or word can be fully understood in isolation; rather, meaning emerges through its placement within the broader textual and thematic context (siyāq). His work thus rejects atomistic readings and instead envisions the Qur’anic text as a carefully woven structure, akin to pearls strung on a single thread. Al-Biqāʿī’s intellectual contribution lies not only in identifying overt connections between verses and sūrahs but also in uncovering more subtle, allusive relationships. However, the sheer scale of Naẓm al-Durar—spanning approximately twenty volumes—poses significant challenges for researchers. Existing studies often attempt to generalize about the work as a whole, sometimes at the cost of overlooking finer methodological nuances. In particular, such broad approaches may fail to account for instances where al-Biqāʿī’s interpretive strategies diverge from the apparent flow of the text or where his theological inclinations shape his readings in less obvious ways. In response to this gap, the present study adopts a more focused, micro-level approach by examining al-Biqāʿī’s interpretation of Sūrat al-Kahf. This sūrah offers a suitable case study due to its moderate length and rich narrative content, which provides fertile ground for exploring textual interconnections. Rather than merely describing the exegete’s method, the analysis critically engages with his interpretations, highlighting both his strengths and the methodological risks inherent in his approach. The findings can be summarized in several key points. First, al-Biqāʿī’s effort to establish connections between sūrahs—most notably his attempt to link Sūrat al-Kahf as a whole to the theme of the “Spirit” (rūḥ) in Sūrat al-Isrāʾ—sometimes leads to interpretations that appear forced (takallufī) and strain the natural coherence of the text. While his intention is to demonstrate unity, the resulting connections occasionally feel imposed rather than organically derived. Second, his detailed and often microscopic analysis of the etymology of words, though intellectually rigorous, can disrupt the flow of the commentary. By focusing extensively on linguistic roots and derivations, he at times shifts the reader’s attention away from the central message of the verse, drawing it instead into a highly technical domain. Third, al-Biqāʿī’s Ashʿarite theological orientation becomes particularly evident in verses related to divine will (irādah) and volition (mashīʾah). In such cases, an apologetic tendency can be observed, where theological concerns occasionally take precedence over the immediate contextual meaning of the text. This dynamic, while understandable within his intellectual framework, can sometimes overshadow the methodological neutrality expected in the application of munāsabah. Despite these criticisms, Naẓm al-Durar remains a work of considerable intellectual and aesthetic value. Al-Biqāʿī’s sensitivity to textual harmony and his ability to weave together diverse strands of meaning demonstrate a high level of exegetical sophistication. His reflections on themes such as the transience of worldly life, as well as his engagement with Sufi symbolic language, reveal a distinctive literary elegance and originality. In sum, while al-Biqāʿī’s methodology entails certain risks—particularly in its tendency toward over-interpretation—it also offers a compelling vision of the Qur’an as an intricately unified text. A balanced assessment thus requires acknowledging both the depth of his insights and the limitations of his approach.
Keywords
Bikâî’nin Nazmü’d-Dürer Tefsirine Eleştirel Bir Bakış: Kehf Sûresi Tefsiri Özelinde
Abstract
Kur’ân-ı Kerîm’in lafız ve mana bütünlüğü, nüzulünden itibaren İslam âlimlerinin temel uğraş alanlarından biri olmuştur. Mushaf tertibi içerisindeki sûreler, âyetler ve hatta kelimeler arasında kopmaz bir bağ, derin bir anlamsal ahenk ve tenasüp bulunduğu gerçeği, tefsir geleneğinde genel kabul görmüş bir esastır. Ancak bu "nazm" ve "münasebet" olgusu, her müfessirin yönteminde aynı ağırlığa sahip değildir. Kimi müfessirler dilbilimsel ve fıkhi tahlillere yoğunlaşırken, kimileri rivayet eksenli bir tutum sergilemiştir. Tefsir tarihinin Hicri 9. yüzyıldaki en müstesna simalarından biri olan Burhânüddîn el-Bikâî (ö. 885/1480), bu noktada bir dönüm noktasını temsil eder. O, münasebet nazariyesini tefsirinin tali bir unsuru değil, bizzat kurucu iradesi ve merkezî metodolojisi haline getirmiştir. Bikâî, kendisinden önce Fahreddin er-Râzî’nin (ö. 606/1210) açtığı "ilm-i münasebet" ufkunu devralmış ve bu bayrağı, haleflerinin ulaşmakta güçlük çekeceği bir zirveye taşımıştır. Onun Nazmü’d-dürer fî tenâsübi’l-ây ve’s-suver adlı eseri, adından da anlaşılacağı üzere âyetlerin ve sûrelerin bir inci dizisi gibi birbirine eklemlendiği iddiası üzerine kuruludur. Bikâî’ye göre Kur’an, başından sonuna kadar tek bir söz (kelam-ı vahid) hükmündedir. Bu anlayış, tefsirde atomistik bakış açısını reddeder; her bir lafzın, içinde bulunduğu siyaktan ve sûrenin genel maksadından bağımsız anlaşılamayacağını savunur. Müfessirin bu konudaki dehası, sadece zahiri bağlantıları değil, dolaylı ve işârî anlamları da bu zincirin bir halkası olarak kurgulama yeteneğinde yatar. Ancak Nazmü’d-dürer, yaklaşık 20 ciltlik hacmiyle araştırmacılar için hem bir hazine hem de bir metodolojik zorluk kaynağıdır. Literatür incelendiğinde, Bikâî’nin tefsir yöntemi üzerine yapılan genel çalışmaların, eserin bütüncül yapısını kuşatma kaygısıyla yer yer yüzeyselleştiği ve müfessirin özgün çıkarımlarındaki nüansları kaçırdığı müşahede edilmektedir. 20 ciltlik bir külliyatın tamamına yönelik metodolojik bir genelleme yapmak, çoğu zaman Bikâî’nin "sadet haricine saptığı" veya "kelamcı refleksiyle bağlamı zorladığı" noktaların göz ardı edilmesine sebebiyet vermektedir. Bu durum, Bikâî araştırmalarında daha mikro düzeyde, dar kapsamlı fakat derinlikli analizlerin yapılmasını zorunlu kılmaktadır. Bu çalışmanın temel motivasyonu, Bikâî’nin münasebet ilmindeki maharetini ve bu maharetin beraberinde getirdiği metodolojik riskleri, belirli bir kesit üzerinden mercek altına almaktır. Bu bağlamda, tefsirin bütününe dair tümevarımsal bir fikir vermesi amacıyla ne çok kısa ne de aşırı uzun olan, bünyesinde barındırdığı kıssalar ve temsilî anlatımlarla münasebet ilmi için zengin bir zemin sunan Kehf Sûresi pilot bölge olarak seçilmiş ve öne çıkan başlıklar ışığında tahlil edilmiştir. Bu analizler yapılırken sadece bir döküm sunulmamış, müfessirin yer yer "münasebet kurma iştiyakı" sebebiyle metnin akıcılığını zedeleyen veya bağlamdan kopan yorumları tenkitli bir yaklaşımla ele alınmıştır. Neticede bu makale, Bikâî’nin eserindeki metodolojik omurgayı Kehf Sûresi özelinde görünür kılarak, Nazmü’d-dürer üzerine yapılacak gelecek çalışmalar için pratik ve eleştirel bir projeksiyon sunmayı hedeflemektedir. Çalışmanın elde ettiği bulgular şu şekilde özetlenebilir: Müfessirin sûreler arası irtibat kurma çabası, özellikle İsrâ sûresindeki "ruh" meselesi üzerinden Kehf sûresinin bütününe dair kurduğu bağda görüldüğü üzere, zaman zaman metnin doğal akışını zorlayan şahsi ve zorlama (tekellüflü) yorumlara dönüşebilmektedir. Diğer taraftan lafızların kökenlerine dair sergilenen aşırı ayrıntıcı ve mikroskobik yaklaşım, tefsirin akıcılığını zayıflatmakta; okuyucunun dikkatini âyetin ana mesajından uzaklaştırarak teknik dilbilimsel bir zemine kaydırmaktadır. Ayrıca Eş’arî kimliğinin bir yansıması olarak irade ve meşiet gibi konulardaki âyetlerde, metnin sarih beyanından ziyade savunmacı (apologetik) bir kelâmî refleksin baskın olduğu ve bu durumun münasebet ilminin nesnelliğini yer yer gölgelediği görülmüştür. Tüm metodolojik eleştirilere rağmen eser; dünya hayatının geçiciliği ve tasavvufî remizlerin izahında sergilediği yüksek edebî estetik ve orijinal çıkarımlarla, tefsir literatürü içerisinde estetik ve entelektüel derinliği haiz bir metin olma vasfını korumaktadır.
Keywords