Kör Görüş ve Ruh–Beden Problemi: Kelâm ile Nörobilim Arasında Eleştirel Bir İnceleme
Öz
Fizik, kimya, biyoloji ve nihayet nörobilimin, nasıl bir varlık âleminde yaşadığımız; kim veya ne olduğumuz hakkında sayısız veri sağladığı yadsınamaz bir gerçektir. Modern bilim sayesinde artık makro ve mikro evreni daha yakından tanıyoruz. Bu bilgi birikimi, maddi dünyaya bakışımızı değiştirdiği gibi metafizik ve dinî görüşlerimizi de yeniden şekillendirmektedir. Bununla birlikte evren hakkında bilmediklerimiz, bildiklerimizle kıyaslanamayacak kadar çoktur. Bilinç ve insanın mahiyeti konusu da bunlardandır. Nörobilim, insan zihninin işleyişine dair önemli veriler sunmakla birlikte bilinç (şuur) meselesini nihai olarak açıklayabilmiş değildir. Özellikle “kör görüş” (blindsight) vakaları, algı ile bilinç arasındaki ayrımı somut biçimde ortaya koyarak klasik felsefî ve kelâmi tartışmaları yeniden gündeme taşımaktadır. Kör görüş, görsel korteksi (V1 bölgesi) bir şekilde hasar almış ve görme yetisini tıbbi olarak kaybetmiş hastaların; belirli nesnelere, mekanlara ve olaylara doğru tepki verebilmesidir. Bu nevi görme olayının nasıl gerçekleştiğine dair çeşitli varsayımlar ileri sürülse de hâlâ çeşitli açıklama boşlukları bulunmaktadır. Pek çok klinik ve deneysel vaka incelemesi, görme becerisi kaybolmuş bazı kişilerde açık şekilde kör görüş fenomenlerinin yaşandığını ortaya koymaktadır. Kör görüş olgusu zihin-beyin (ruh-beden), bilinç, algı ve kimlik teorilerine kadar uzanan bir dizi tartışmayı tetiklemektedir. Görme alanı kusurları nedeniyle görsel uyaranların bilinçli olarak algılanmamasına rağmen gözlemlenen görme işlevleri, bilincin yeri, doğası, niteliği ve görsel işleme sürecinde ilgili korteks dışı yolların rolü hakkında yeni tartışmalara yol açtığı gibi felsefi ve metafizik bazı yorumlara da zemin oluşturmuştur. Kör görüş örneklerinde, görsel uyaranlara ilişkin bilginin bilinçten yoksun biçimde işlendiği görülmektedir. Bu durum, özellikle insanla ilgili meseleleri ele alırken indirgemeci yöntemin ve natüralist paradigmanın yetersizliğini gösterirken konuyu anlamada, felsefi ve teolojik birikimden yararlanmanın önemine işaret etmektedir. Hipotezlerdeki eksiklikler, deneysel sonuçların basitlik ilkesinden güç alan indirgemecilik hatasına düşmeden multidisipliner bakış açısıyla değerlendirilmesinin önemini göstermektedir. Diğer yandan kelâmcıları özellikle ruh, nefs, bilinç ve kimliğin kaynağı gibi kelâmi ontolojiyi ilgilendiren çeşitli bahisler bağlamında; nörofizyolojik araştırmaları yakından takibe zorlamaktadır. Kelâmcıların bu konulara daha fazla ilgi göstermesi ve yeni araştırmalardan elde edilen verileri, bilimsel metodolojinin sınırlarını ve çağdaş bilginin epistemolojik prensiplerini göz önünde bulundurarak vesâile dahil etmesi gerekmektedir. Bu makalede, kör görüş fenomeni İslam kelâmındaki ruh–beden ilişkisi çerçevesinde değerlendirilecek; bu vakaların monist ve materyalist insan tasavvuruna yönelik paradigmayı zayıflatan etkisi incelenecektir. Çalışmamızda literatür taraması yapıldıktan sonra betimsel inceleme ve nitel araştırma yöntemlerinden yararlanılmıştır. Kör görüş ekseninde yaptığımız araştırma, mantıkçı pozitivizm, natüralizm ve indirgemeciliğin insanı bütüncül bir şekilde anlamaktan uzak olduğunu göstermiş, post pozitivist bakış açılarına duyulan ihtiyacı gözler önüne sermiştir. Makalenin, sahasında ilk olması hasebiyle alana katkı sağlayacağı ve nörobilime ilişkin verilerin kelâmi perspektifte yeni araştırmaları teşvik edeceği umulmaktadır.
Anahtar Kelimeler
Blindsight and the Soul–Body Problem: A Critical Inquiry Between Kalām and Neuroscience
Öz
It is an undeniable fact that physics, chemistry, biology, and, ultimately, neuroscience provide extensive empirical data regarding the nature of the existence we inhabit and who or what we are. Thanks to modern science, we now have a much closer understanding of both the macro and micro-universe. This accumulation of knowledge has not only altered our perception of the physical world but is also reshaping our metaphysical and religious views. However, what we do not know about the universe far outweighs what we do know. The subject of consciousness and the nature of human beings is one of these. While neuroscience offers significant insights into the functioning of the human mind, it has yet to definitively explain the phenomenon of consciousness. In particular, cases of “blindsight” concretely highlight the distinction between perception and consciousness, bringing classical philosophical and kalāmic (theological) debates back into the spotlight. Blindsight is the ability of patients whose visual cortex (V1 region) has been damaged in some way and who are cilinically blind to respond accurately to certain objects, locations, and events. Although various hypotheses have been proposed to explain how this form of vision occurs, several explanatory gaps persist. Numerous clinical and experimental case studies demonstrate that blindsight phenomena are clearly experienced by some individuals who have lost their visual ability. This situation triggers a series of debates extending to theories of mind-brain (soul-body), consciousness, perception, and identity. Although visual stimuli are not consciously perceived due to visual field defects, the visual functions observed have not only given rise to new debates regarding the location, nature and quality of consciousness, and the role of relevant subcortical pathways in the visual processing process but have also provided a basis for certain philosophical and metaphysical interpretations. Blindsight examples suggest that, under specific conditions, phenomenal consciousness transcends cognitive accessibility or access consciousness. In cases of blindsight, information regarding visual stimuli appears to be processed in the absence of consciousness. This indicates the inadequacy of the reductionist method and the naturalist paradigm when addressing human-related issues, pointing to the importance of utilizing philosophical and theological heritage in understanding the subject. The deficiencies in existing hypotheses emphasize the importance of evaluating experimental results through a multidisciplinary lens without falling into the trap of reductionism fueled by the principle of parsimony. Furthermore, it compels theologians (mutakallimun), especially within the context of kalāmic ontology—such as the soul, the self (nafs), consciousness, and the source of identity—to closely follow neurophysiological research. It is imperative for theologians to show greater interest in these subjects and incorporate data obtained from new research into their “vesail” (indirect means of knowledge to ground the main topics) while considering the boundaries of scientific methodology and the epistemological principles of contemporary knowledge. In this article, the phenomenon of blindsight will be evaluated within the framework of the soul–body relationship in Islamic kalām; the effect of these cases in weakening the paradigm of monist and materialist conceptions of humanity will be examined. In our study, descriptive analysis and qualitative research methods were utilized following a literature review. Our research in the context of blindsight has shown that logical positivism, naturalism, and reductionism are far from understanding the human being holistically, revealing the need for post-positivist perspectives. As this article is the first of its kind in its field, it is hoped that it will contribute to the field and encourage new research into neuroscience from a kalām perspective.
Anahtar Kelimeler