Doğu Akdeniz havzasında 2000’li yılların başından itibaren keşfedilen hidrokarbon rezervleri, bölgeyi salt ekonomik değer taşıyan bir enerji sahası olmaktan çıkararak, kıyıdaş ve bölgesel güçlerin nüfuz mücadelesi verdiği çok boyutlu bir jeopolitik rekabet alanına dönüştürmüştür. Bu çalışma, Türkiye’nin söz konusu rekabet ortamında enerji denkleminin dışında bırakılmasına yönelik girişimlere—bilhassa EastMed boru hattı projesi, Yunanistan ve GKRY’nin Sevilla Haritası’na dayalı maksimalist deniz yetki alanı iddiaları ve bu tezlerin AB nezdinde meşrulaştırılma çabalarına—karşı geliştirdiği stratejik refleksi, "sert güç" ve "zorlayıcı diplomasi" kavramları ekseninde incelemektedir.
Çalışmanın temel argümanı, Türkiye’nin Mavi Vatan doktrini etrafında şekillenen güvenlik odaklı yeni bir deniz stratejisi inşa ettiği ve bu strateji kapsamında askeri kapasitesini, diplomatik süreçleri tahkim eden bir güç çarpanı olarak kullandığı yönündedir. Bu bağlamda; Türkiye’nin sismik araştırma ve sondaj faaliyetlerine donanma unsurlarıyla refakat sağlaması, geniş katılımlı deniz tatbikatları icra etmesi, Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile 2019 yılında imzaladığı deniz yetki alanları mutabakatı ve NAVTEX ilanları gibi uygulamalar; revizyonist bir genişleme politikası olarak değil, statükonun Türkiye aleyhine oldubittiye getirilmesine karşı geliştirilen defansif bir "zorlayıcı diplomasi" pratiği olarak değerlendirilmektedir. Araştırmanın bulguları, Türkiye’nin sahadaki askeri görünürlüğünün ve caydırıcılık kapasitesinin diplomatik müzakere zeminini yeniden tesis etmede belirleyici bir rol oynadığını; bölgesel enerji-jeopolitik mimarisinin tek taraflı biçimde kurgulanmasını engelleyerek Türkiye’nin oyun kurucu bir aktör olarak konumunu pekiştirdiğini ortaya koymaktadır.
Türk dış politikası Doğu Akdeniz Mavi Vatan zorlayıcı diplomasi sert güç
The hydrocarbon reserves discovered in the Eastern Mediterranean basin since the early 2000s have transformed the region from an energy field of merely economic value into a multidimensional arena of geopolitical competition where littoral and regional powers struggle for influence. This study examines the strategic reflex Türkiye has developed against attempts to exclude it from the energy equation in this competitive environment—particularly the EastMed pipeline project, the maximalist maritime jurisdiction claims of Greece and the Greek Cypriot Administration (GCA) based on the Seville Map, and efforts to legitimize these claims within the EU framework—through the lens of "hard power" and "coercive diplomacy" concepts.
The main argument of the study is that Türkiye has constructed a new security-oriented maritime strategy shaped around the Blue Homeland doctrine and utilizes its military capacity as a force multiplier that reinforces diplomatic processes within this strategy. In this context, practices such as providing naval escorts for seismic research and drilling activities, conducting broad-participation naval exercises, the maritime jurisdiction memorandum signed with the Libyan Government of National Accord in 2019, and NAVTEX announcements are evaluated not as a revisionist expansion policy, but as a defensive "coercive diplomacy" practice developed against the imposition of a fait accompli regarding the status quo to Türkiye's detriment. The findings of the research demonstrate that Türkiye's military visibility and deterrence capacity in the field play a decisive role in re-establishing the ground for diplomatic negotiations, and by preventing the unilateral configuration of the regional energy-geopolitical architecture, these factors reinforce Türkiye's position as a game-setting actor.
Turkish foreign policy Eastern Mediterranean Blue Homeland coercive diplomacy hard power
| Birincil Dil | Türkçe |
|---|---|
| Konular | Uluslararası Siyaset |
| Bölüm | Araştırma Makalesi |
| Yazarlar | |
| Gönderilme Tarihi | 19 Aralık 2025 |
| Kabul Tarihi | 21 Aralık 2025 |
| Yayımlanma Tarihi | 31 Aralık 2025 |
| IZ | https://izlik.org/JA68GF68AF |
| Yayımlandığı Sayı | Yıl 2025 Cilt: 4 Sayı: 7 |