Bu makale, 14. yüzyıldan 16. yüzyılın sonlarına kadar uzanan erken Osmanlı şiirinde aşkın merkezi rolünü ve kimliğini incelemektedir. Bu dönemde aşk, yalnızca romantik ya da duygusal bir deneyim olarak ele alınmamış; metafizik bir hakikat, bir bilgi kaynağı ve bir varoluş biçimi olarak değerlendirilmiştir. Şairler, âşık ya da maşukun duygusal hâllerine odaklanmaktan ziyade, aşkı dönüştürücü güce sahip, bağımsız ve evrensel bir olgu olarak tasavvur etmişlerdir. Çalışma, farklı sosyal ve entelektüel arka planlara sahip şairlerin divanlarından seçilmiş beyitleri analiz etmektedir. Yunus Emre’nin tasavvufi yaklaşımı, Mihrî’nin kadın bakış açısı, Avnî ve Adlî’nin sultan sesi, Fuzûlî’nin yoğun duygusallığı ve Bâkî’nin zarif dili gibi örnekler aracılığıyla, aşkın bu metinlerde nasıl kavramsallaştırıldığı ortaya konulmaktadır. Bu örnekler, aşkın sadece bireysel bir deneyim olarak değil, aynı zamanda tasavvufi metafizik ve sudûr (sudur) nazariyesine dayanan kozmik ve ruhani bir gerçeklik olarak da anlaşıldığını göstermektedir. Her ne kadar 17. yüzyılda daha duygusal ve dünyevî bir aşk anlayışına doğru bir yönelim gözlemlense de, erken Osmanlı şiiri aşkı ilahî hakikate ulaşmanın kutsal bir yolu, şiirin ve insan varoluşunun özü olarak sunmaktadır.
| Birincil Dil | Türkçe |
|---|---|
| Konular | Edebi Çalışmalar (Diğer) |
| Bölüm | Araştırma Makalesi |
| Yazarlar | |
| Gönderilme Tarihi | 9 Ekim 2025 |
| Kabul Tarihi | 26 Aralık 2025 |
| Yayımlanma Tarihi | 29 Aralık 2025 |
| Yayımlandığı Sayı | Yıl 2025 Cilt: 6 Sayı: 2 |