In the article published on 30 June 2025, the author has stated that some citation details were entered incorrectly and that certain references were incomplete. Accordingly, the following corrections have been made: The reference originally given as: “Muhammed b. Muhammed b. Şihâb b. Yusuf el-Kerderî el-Bezzâzî, el-Fetâva-yı Bezzâziyye (Diyubend: Mektebetü’l-İttihâd, ty), 3/194-196” has been corrected to: “Ferhat Koca, “Osmanlı Fakihlerinin Semâ, Raks ve Devrân Hakkındaki Tartışmaları”, 27; Ahmet İnanır, “XVI. Yüzyıl Osmanlı Fakih ve Sûfîlerinin Semâ, Raks ve Devrân Tartışmalarında Lehte ve Aleyhte Kullandıkları Hukûki Deliller ve Değerlendirilmesi”, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 17/2 (15 Aralık 2014), 250.” In the last paragraph of the Introduction, the sentence stating that comparisons were occasionally made with the aforementioned studies due to differences among manuscript copies was included inadvertently. This expression has been corrected to state that the aforementioned works were consulted. The title of subsection 2.2.6 in the article, originally given as “Cehrî Zikrin, Hafî Zikre Evleviyeti ile İlgili Deliller” has been corrected to: “Cehrî Zikri, Hafî Zikre Tercih Etmenin Faziletine Dair Deliller.”
This study examines the views of Sünbül Sinan, the founder of the Sünbüliyye branch of the Halwatiyya Sufi order, on the legitimacy of the devrân dhikr within the context of his work Risale-i Tahkikiyye. Sünbül Sinan, the founder of the Sunbuliyya branch of the Halwatiyya order, was born in Merzifon, Amasya. After completing his initial education in his hometown, he traveled to Istanbul for further studies. There, Sünbül Sinan met Cemâl Khalwati and embarked on the path of Sufism. After receiving the caliphate from Cemâl Khalwati, he was sent to Egypt to engage in spiritual guidance activities. Following the death of his sheikh, Sünbül Sinan returned to Istanbul and assumed the position of postnişin at the Koca Mustafa Pasha Dervish Lodge, where he continued his scholarly and spiritual guidance activities until his death. In addition to his guidance efforts at the lodge, he delivered sermons on Fridays at mosques such as Ayasofya and Fatih, after which Sünbül Sinan performed the Khalwati devrân with his disciples. However, this practice was not well-received by the Istanbul qadi of the time, Sarıgurz Nureddin Efendi, who submitted a complaint to the Shaykh al-Islam Kemalpaşazade, requesting the punishment of the dervishes performing the devrân zikr. The Shaykh al-Islam approved the petition of complaint (şikâyetnâme) and requested that the necessary actions be taken. In response, Sünbül Sinan sent Mehmed Efendi, the head (postnişin) of the Shaykh Yavsî Lodge, to Kemalpaşazade in an effort to prevent the implementation of the fatwa. Upon Mehmed Efendi’s request, the Shaykh al-Islam decided not to enforce the fatwa he had issued. In order to counter this process that had developed against the practice of devrân dhikr and to establish its religious legitimacy, Sünbül Sinan authored two treatises - first in Arabic, then in Turkish. According to Sünbül Sinan, those who issued fatwas against devrân dhikr based their objections on two main arguments. The first argument is that the dhikr performed in a circle while standing and turning (devrân) constitutes dancing (raqs). The second is that anyone who declares raqs to be permissible is an unbeliever (kafir), and those who perform it while believing it is impermissible are sinners (fasiq). According to Sünbül Sinan, if such claims were to be accepted, then it would be necessary to declare major scholars such as Imam al-Shafiʿi and his followers within the school, as well as Imam al-Ghazali, Shihab al-Din al-Suhrawardi, Najm al-Din al-Daya, Ibn al-Fariḍ, Kashani, and many other accomplished scholars, as disbelievers. This is because these figures deemed devrân dhikr permissible, and some of them even regarded it as a meritorious act and a form of worship. In his attempt to refute the claim that devrân dhikr constitutes raqs, Sünbül Sinan cited linguistic authorities as well as the works of various exegetes and jurists. According to him, the devrân dhikr performed collectively in a circle by those engaged in remembrance (dhikr) does not constitute raqs—neither in its lexical sense, nor in its legal (sharʿi) or customary (urfi) meanings. Drawing upon sources in which the term raqs is defined, the author seeks to demonstrate—along with supporting evidence—that devrân dhikr does not qualify as raqs. In his view, Imam al-Shafiʿi and certain other verified scholars (muḥaqqiq ulama) considered standing and vocal dhikr to be, in some circumstances, permissible, and in other situations even an act of worship. Given this, how could the opponents have issued a fatwa declaring that anyone who considers raqs to be lawful is a disbeliever? According to the author, declaring those who regard devrân dhikr—referred to by its opponents as raqs—as permissible to be disbelievers would necessitate the excommunication (takfir) of the mujtahids who also considered it lawful. However, according to some scholars, raqs is not only permissible but also a commendable state and a praiseworthy act. In the second part of his treatise, Sünbül Sinan responds to those who claim that devrân dhikr is unanimously prohibited (ḥaram) by consensus (ijma), citing Qur’anic verses, qudsi (divine) hadiths, prophetic (nabawi) hadiths, and legal opinions found in classical works of Islamic jurisprudence. The author first presents evidence supporting the permissibility of performing dhikr while standing, in a circle, and in the form of devrân. Sünbül Sinan then elaborates on the legitimacy of vocal (jahri) dhikr and its precedence (awlawiyya) over silent (khafi) dhikr, referencing verses from the Qur’an, sayings of the Prophet, and rulings from legal texts. Finally, Sünbül Sinan addresses and refutes the objections raised on the matter.
Sufism Sufi Order Sünbül Sinan Risale-i Tahkikiye Devran Dhikr
30 Haziran 2025 tarihinde yayınlanan makalede yazar atıf bilgilerinden bazılarını hatalı bazılarını da eksik girdiğini beyan etmiştir. Buna göre aşağıdaki düzeltmeler yapılmıştır: 1. Makalenin 8. dipnotu “Muhammed b. Muhammed b. Şihâb b. Yusuf el-Kerderî el-Bezzâzî, el-Fetâva-yı Bezzâziyye (Diyubend: Mektebetü’l-İttihâd, ty), 3/194-196” şeklindeyken “Ferhat Koca, “Osmanlı Fakihlerinin Semâ, Raks ve Devrân Hakkındaki Tartışmaları”, 27; Ahmet İnanır, “XVI. Yüzyıl Osmanlı Fakih ve Sûfîlerinin Semâ, Raks ve Devrân Tartışmalarında Lehte ve Aleyhte Kullandıkları Hukûki Deliller ve Değerlendirilmesi”, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 17/2 (15 Aralık 2014), 250” şeklinde düzeltilmiştir. 2. Makalenin “Giriş” kısmının son paragrafında geçen “Her iki çalışma da eserin farklı nüshaları üzerinden yapıldığından, nüsha farklılıklarından kaynaklı eser ve müellif isimlerinin tashihi ile bölüm alt başlıklarının tasnifi gibi konularda zaman zaman “söz konusu çalışmalarla karşılaştırma yoluna gidilmiştir.” şeklindeki ifade sehven yazılmış olup “söz konusu eserlerden istifade edilmiştir” şeklinde düzeltilmiştir. 3. Makalede 2.2.6. alt başlığın ismi “Cehrî Zikrin, Hafî Zikre Evleviyeti ile İlgili Deliller” şeklindeyken “Cehrî Zikri, Hafî Zikre Tercih Etmenin Faziletine Dair Deliller” şeklinde düzeltilmiştir.
Bu çalışma, Halvetiyye tarikatının Sünbüliyye kolunun kurucusu Sünbül Sinan’ın, Risale-i tahkikiyye adlı eseri bağlamında devrân zikrinin meşruiyetine dair ortaya koyduğu görüşleri ele almaktadır. Sünbül Sinan, Halvetiyye tarikatının Sünbüliyye kolunun kurucusudur. Aslen Amasya'nın Merzifon ilçesinde dünyaya gelmiştir. İlk eğitimini memleketinde tamamladıktan sonra tahsil için İstanbul’a gitmiştir. Burada Cemâl Halvetî ile tanışmış ve tasavvuf yoluna girmiştir. Cemâl Halvetî’den hilafet aldıktan sonra, irşad faaliyetlerinde bulunmak üzere Mısır’a gönderilmiştir. Şeyhinin vefatı üzerine tekrar İstanbul’a dönmüş ve Koca Mustafa Paşa Dergâhı’nda postnişinlik makamına geçmiş, vefatına kadar da burada ilim ve irşad faaliyetlerinde bulunmuştur. Dergâhtaki irşad faaliyetlerinin yanı sıra cuma günleri Ayasofya ve Fâtih gibi camilerde vaazlar vermiş, vaazlarının ardından dervişleriyle birlikte Halvetî devrânı icra etmiştir. Ancak bu uygulama, dönemin İstanbul kadısı Sarıgürz Nûreddin Efendi tarafından hoş karşılanmamış ve devrân zikri yapan dervişlerin cezalandırılması talebiyle Şeyhülislâm Kemalpaşazâde’ye bir şikâyetnâme ile durum arz edilmiştir. Şeyhülislâm, şikâyetnâmeyi onaylayarak gereğinin yapılmasını istemiştir. Bunun üzerine Sünbül Sinan, bu fetvanın uygulanmasını önlemek amacıyla, Kemalpaşazâde’nin yanına Şeyh Yavsî Zâviyesi postnişini Mehmed Efendi’yi göndermiştir. Mehmed Efendi’nin ricası üzerine Şeyhülislâm, verdiği fetvayı yürürlüğe koymaktan vazgeçmiştir. Sünbül Sinan, devrân zikrinin aleyhinde gelişen bu sürecin önüne geçmek ve devrân zikrinin dinî açıdan meşruiyetini ortaya koymak amacıyla önce Arapça ve ardından Türkçe olmak üzere iki risale kaleme almıştır. Sünbül Sinan’a göre devrân zikri aleyhinde fetva verenler iki hususu ileri sürmüşlerdir. Birincisi, ayakta ve halka halinde devrân zikri yapanların yapmış olduğu zikir, rakstır. İkincisi ise raksa helal diyen kafir, helal olmadığını söyleyip yapanlar ise fasıktır. Sünbül Sinan’a göre eğer onların bu sözü ile hareket edilecek olursa başta İmam Şâfiî ve mezhepte onun yolundan gidenler ile İmam Gazzâlî, Şehâbeddin Sühreverdî, Necmeddin Dâye, İbnü’l-Fârız, Kâşânî ve bunlar gibi birçok muhakkik alimin tekfir edilmesi gerekir. Çünkü bu zatlar devrân zikrini caiz görmüşler hatta bu şekilde zikretmeyi bazıları hakkında fazilet ve ibadet olarak kabul etmişlerdir. Sünbül Sinan, devrân zikrinin raks olduğu iddialarının iptali ile ilgili olarak hem lügat ehlinin hem de diğer müfessir ve fakihlerin eserlerinden nakiller yapmıştır. Ona göre zikir ehlinin toplu olarak halka şeklinde yaptıkları devrân zikri ne lügat manası ne de şer’i ve örfi anlamı itibariyle raks değildir. Müellifimiz, raks kelimesinin tarifinin geçtiği bu eserlerden hareketle devrân zikrinin raks olmadığını delilleriyle birlikte ortaya koymaya çalışmıştır. Ona göre İmam Şâfiî ve bazı muhakkik alimler; ayakta ve sesli olarak yapılan zikri bazı durumlarda mübah görmüşler, bazı hallerde ise ibadet olarak kabul etmişlerdir. Hâl böyleyken bu muarızlar nasıl olur da raksı helâl kılan kimse kafir olur şeklinde fetva verebilmişlerdir? Müellifimize göre raks diye ifade edilen devrân zikrini caiz görenleri tekfir etmek, buna helâl nazarıyla bakan müçtehitlerin de tekfir edilmesini gerektirir. Halbuki bazı âlimlere göre raks, yalnızca mubah değil, aynı zamanda övgüye değer bir hâl ve övülmeye layık bir fiildir. Sünbül Sinan, eserinin ikinci kısmında ise devrân zikrinin icma’ ile haram olduğunu iddia edenlere Kur’an ayetleri, kudsî hadisler, Hz. Peygamber’den rivayet edilen nebevî hadisler ile fıkıh kitaplarında konu hakkında verilen fetvalardan hareketle cevaplar vermiştir. Müellifimiz evvela zikrin ayakta, halka halinde ve devrân şeklinde yapılması ile ilgili delilleri zikretmiş, daha sonra cehrî zikrin meşruiyeti ve hâfî zikre evleviyyeti ile ilgili ayet-i kerime, hadis-i şerif ve fıkıh kitaplarındaki delilleri ortaya koymuş daha sonra bu konudaki itirazlara cevaplar vermiştir.
Tasavvuf Tarikat Sünbül Sinan Risale-i Tahkikiye Devran Zikri
| Birincil Dil | Türkçe |
|---|---|
| Konular | Tasavvuf |
| Bölüm | Düzeltme |
| Yazarlar | |
| Gönderilme Tarihi | 10 Şubat 2025 |
| Kabul Tarihi | 27 Mayıs 2025 |
| Yayımlanma Tarihi | 30 Aralık 2025 |
| Yayımlandığı Sayı | Yıl 2025 Sayı: 27 |
Amasya İlahiyat Dergisi-Amasya Theology Journal ile lisanslanmıştır.