This study undertakes a normative inquiry into the nature of the talāq, examining it within the dual framework of juridical legitimacy and moral responsibility. While the classical Islamic legal tradition recognizes talāq as a lawful act, it does not portray it as an encouraged right. Rather, it is framed as a last resort a dispensation to be exercised only when all avenues for preserving marital union have been exhausted. Jurists generally acknowledged the legal validity of divorce through the unilateral declaration of the husband’s will, yet they strongly criticized arbitrary or unjustified divorces, identifying them as morally blameworthy and attempting to circumscribe the husband’s authority by ethical considerations. From this perspective, the article argues that talāq should not be conceived merely as a formal legal act but as a moralized legal measure bounded by ethical responsibility and social accountability. The frequently cited prophetic report -“Among the lawful acts most detested by God is divorce”- captures this duality: divorce is juridically permissible, yet morally disfavored. The majority of jurists therefore classified groundless divorces as makrūh (reprehensible), and some even elevated them to the category of harām (forbidden) when they jeopardized family integrity and social order. Such evaluations underscore that Islamic law is not confined to formal validity but integrates moral reasoning into its legal structure. Although the four major Sunni schools exhibit different emphases, a shared consensus emerges: the right of talāq must be constrained by a sense of responsibility. This becomes especially evident in the distinction between sunnī and bidʿī forms of divorce. Even when jurists upheld the formal validity of irregular divorces, they condemned them as morally problematic, thus illustrating how legal permissibility in fiqh is tempered by ethical accountability. Hence, divorce embodies a paradoxical nature: it is at once a binding legal act effected by unilateral will and a conditional dispensation framed by moral restrictions. The study fills a significant gap in existing scholarship by systematically analyzing the moral foundations of talāq across classical juristic schools and reinterpreting them through the lens of the maqāṣid al-sharīʿa. Within this framework, protecting progeny, preventing harm, and promoting public welfare constitute key principles that mandate divorce to be exercised not capriciously but with legitimate cause, responsibility, and moderation. By employing the maqāṣid methodology as an interpretive tool rather than a purely theological reference, the article contributes a moral–legal synthesis to contemporary Islamic legal thought. In conclusion, the article demonstrates that divorce in Islamic law cannot be reduced to a question of formal validity alone; it must be understood as a morally bounded right. Classical juristic discussions reveal that divorce is legitimate only when driven by necessity or grave reasons. By foregrounding juristic rulings that, while formally valid, were nonetheless deemed makrūh or even ḥarām in certain contexts, the study illustrates the moral underpinnings of Islamic legal thought. It thus contends that talāq should be conceptualized not as an absolute entitlement but as a conditional dispensation circumscribed by ethical responsibility. Finally, the study argues that such a morally grounded reinterpretation of talāq, rooted in classical sources yet guided by the maqāṣid approach, can offer a constructive framework for contemporary family law reforms, combining fidelity to the Islamic legal tradition with responsiveness to modern social realities.
Islamic Law Family Law Talāq Juridical Legitimacy Moral Responsibility
Bu makale, İslam hukuk geleneğinde talâk hakkının niteliğini fıkhi meşruiyet ile ahlaki sorumluluk bağlamında normatif olarak sorgulamaktadır. Klasik fıkıh literatüründe talâk, meşru bir tasarruf olarak kabul edilmişse de teşvik edilen bir hak olarak görülmemiş, evlilik birliğini devam ettirebilmek için tüm çözüm yolları tükendiğinde zaruret halinde başvurulabilecek bir ruhsat olarak değerlendirilmiştir. Fakihler, kocanın tek taraflı irade beyanıyla gerçekleşen talâkın hukuki açıdan geçerli olduğunu kabul etmişlerse de meşru bir gerekçe olmaksızın keyfi bir şekilde gerçekleştirilen boşamaları ahlaken eleştirmişler ve erkeğin yetkisinde olan boşama yetkisini sınırlandırmışlardır. Bu çerçevede çalışma, talâkın salt bir hukuki bir işlem olarak değil, ahlaki sınırlar ve toplumsal sorumluluklarla kuşatılmış bir tasarruf olarak değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Klasik kaynaklarda sıkça atıf yapılan “Allah’ın helal kıldıkları arasında en sevmediği şey talâktır” rivayeti, talâkın fıkhen caiz olsa da ahlaken hoş karşılanmayan bir tasarruf olduğuna işaret etmektedir. Fakihlerin büyük çoğunluğunun gerekçesiz boşamaları mekruh kabul etmiş olmaları, hatta bazılarının aile bütünlüğüne ve toplumsal düzene zarar verdiği ölçüde haram kategorisine dahil etmiş olmaları, talâkın fıkhi açıdan caiz olsa da ahlaki bakımdan hoş karşılanmadığını ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, İslam hukukunun biçimsel geçerlilikle ahlaki gerekçelendirmeyi birlikte dikkate alan bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhepleri arasında farklı vurgular bulunsa da ortak eğilimin talâk hakkının sorumluluk bilinciyle sınırlandırılması gerektiği yönünde olduğu görülmektedir. Makalede ayrıca sünni ve bid‘i talâk ayrımı üzerinden boşamanın ahlaki boyutu tartışılmaktadır. Nitekim fakihler, bid‘at yoluyla yapılan boşamaları şeklen geçerli kabul etseler bile ahlaken sakıncalı görmüşlerdir. Bu durum, fıkhi serbestliğin ahlaki sorumlulukla sınırlandırıldığı önemli bir örnek teşkil etmektedir. Dolayısıyla talâk, bir yandan tek taraflı iradeyle sonuç doğuran bağlayıcı bir tasarruf, diğer yandan ahlaki çerçeveyle kuşatılmış şartlı bir ruhsat niteliği taşımaktadır. Bu çalışmanın özgün katkısı, klasik fıkıh literatüründe talâkın ahlaki temellerini mezhepler arası karşılaştırmalı biçimde sistematik olarak incelemesi ve bu tartışmayı makasıdü’ş-şeria yaklaşımıyla yeniden yorumlamasıdır. Böylece çalışma, klasik metinlerde dağınık halde bulunan ahlaki değerlendirmeleri bütüncül bir çerçevede ele almakta ve talâkın yalnızca hukuki işlem değil, aynı zamanda ahlaki sorumlulukla sınırlandırılmış ruhsat olduğunu normatif düzeyde temellendirmektedir. Makasıdü’ş-şeria perspektifi bu noktada önem kazanmaktadır. Zira şeriatın maksatları arasında yer alan neslin korunması, zararın giderilmesi ve maslahatın gözetilmesi ilkeleri, talâkın keyfi değil, haklı gerekçelere dayalı, sorumlu ve ölçülü bir şekilde uygulanmasını gerektirmektedir. Sonuç olarak bu makale, İslam hukukunda talâkın salt biçimsel bir geçerlilik meselesi olarak görülemeyeceğini, aksine ahlaki sorumlulukla sınırlandırılmış bir hak olarak anlaşılması gerektiğini ortaya koymaktadır. Fakihlerin görüşlerinden hareketle, talâkın yalnızca zaruret ve ciddi sebeplerle meşru sayılabileceği vurgulanmıştır. Fakihlerin şeklen geçerli fakat bağlamsal olarak mekruh hatta haram saydıkları boşamalar üzerinden, İslam hukukunun biçimsel kurallar kadar ahlaki maksatlara da dayandığı gösterilmiştir. Bu bağlamda çalışmada, talâkın fıkhi anlamda bir hak değil, ahlaki olarak sorumlulukla sınırlandırılmış bir ruhsat olduğu tezi savunulmaktadır. Ayrıca çalışma, bu yaklaşımı çağdaş aile hukuku tartışmalarına taşıyarak, ahlak merkezli bir hukuk anlayışının hem klasik geleneğin ruhuna uygun olacağını hem de modern toplumların adalet ve sorumluluk temelli ihtiyaçlarına cevap verebileceğini ortaya koymaktadır.
İslam Hukuku Aile Hukuku Talâk Fıkhi Meşruiyet Ahlaki Sorumluluk
| Birincil Dil | Türkçe |
|---|---|
| Konular | İslam Hukuku |
| Bölüm | Araştırma Makalesi |
| Yazarlar | |
| Gönderilme Tarihi | 17 Ağustos 2025 |
| Kabul Tarihi | 7 Kasım 2025 |
| Yayımlanma Tarihi | 30 Aralık 2025 |
| Yayımlandığı Sayı | Yıl 2025 Cilt: 12 Sayı: 2 |
BEÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi Creative Commons Atıf-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı (CC BY NC ND) ile lisanslanmıştır