Abstract
Within the tradition of Western philosophy, truth has been predominantly conceptualized through reason-along with the principles and faculties subsumed under its command-and through a reductionist framework grounded in causal relations. The representation of beings via sense data, their mediation through language, and the subsequent reduction of these representations to logical structures serve as instruments for disclosing truth, even if at the expense of distorting it. For this reason, according to Rumi, to "multiply the means" is merely to multiply the veils that obscure our access to truth. Under the influence of the mechanistic worldview, refined by Descartes, these veils have arguably become imperceptible to the "modern mind," giving rise to the widespread illusion that truth is now fully transparent to the modern gaze. This illusion has taken hold across nearly all intellectual geographies. Yet, in the epochs marked as modern and postmodern, the Western philosophical tradition has gradually begun to heed the existential cries articulated by figures such as Goethe, Hölderlin, Nietzsche, and Heidegger. At this juncture, it becomes increasingly evident that Rumi-one of the foremost sages of the Islamic intellectual tradition-constitutes, in contemporary philosophical parlance, a potential gateway to the recovery of an alternative metaphysics. That Rumi anticipated, as early as the 13th century, the metaphysical concerns now voiced by these Western thinkers, and did so not through lamentation but through the serene cadence of a dervish, lends credence to this claim. This article seeks to contribute to the broader project of articulating a philosophical pattern latent within a poetic mode of thought, by focusing on what we consider to be its foundational concept: sama. Thus, by portraying how Rumi's "sama played by the lover-musician of his time" transforms into a metaphysical dance for those who listen to the Truth, the metaphysical continental shelf of this poetic sea of thought will be clarified.
The central claim of this study-that poetic thinking and the symbolic language it employs rest upon an underlying philosophical framework-is not widely accepted within contemporary philosophical discourse. Nevertheless, dissenting voices have emerged even among the founders of modern and analytical thought, particularly in the West. The philosophers mentioned earlier have, for centuries, proposed alternative approaches to the relationship between method and truth, in contrast to the rigid model imposed by modern thought. This alternative approach has opened the way for reinterpreting foundational texts within our intellectual tradition-often dismissed as mere material for pleasant conversation-as possessing rich philosophical backgrounds that can now become visible to the modern eye. Drawing upon perspectives that argue not only for the existence of alternative modes of thinking, but also that truth may only be accessed through such alternatives, this study attempts to trace the philosophical reflections of poetic language's symbolic concepts. Furthermore, the study attempts to demonstrate how allegorical tales-commonly used as a mode of poetic expression in our culture-correspond to particular dimensions within philosophical thought. Ultimately, within the philosophical framework we claim to have derived from Rumi's Mathnawi, our reflections have led us to see the concept of sama as central to the human relationship with truth.
In our view, Rumi conceives of sama as an existential act that, in metaphysical terms, establishes the connection between the human being and truth. Far beyond the modern understanding of sama as an ecstatic dance accompanied by music, he considers it one of the most fundamental concepts enabling the individual to embrace and realize their own existence. The conclusions reached in this study regarding sama, though limited to a single concept, represent merely a drop in the ocean in terms of exploring the deeper roots of our intellectual tradition. Due to the limits of the study, we have confined ourselves to this one concept. However, we propose that clarifying its philosophical position may serve as a modest starting point for future inquiries into the foundational concepts and modes of thought of our tradition. This work, motivated by the responsibility borne from the belief that we belong to a distinct civilization, aims to render intelligible-in the language of contemporary philosophy-concepts that have emerged from the poetic roots of our own civilizational heritage. It is, at its core, an attempt at philosophization, and we hope it may resonate accordingly.
Öz
Batı felsefesi geleneği, hakikati; akıl, onun buyruğuna aldığı ilke ve yetiler ve bunları temel alan indirgemeci bir yaklaşımla ulaşılan neden-sonuç bağıntılarıyla kavramaktadır. Varolanların, duyu verileri, dil ile temsil edilişleri ve bu temsillerin mantıksal ilişkilere indirgenmeleri; hakikati tahrif etme pahasına onu ortaya çıkarma vasıtalarıdır. Bu yüzden Mevlânâ'ya göre 'vasıtaları çoğaltmak' ancak hakikat ile aramızdaki perdeleri çoğaltmak olacaktır. Descartes'ın olgunlaştırdığı mekanik dünya anlayışı etkisi altındaki 'modern zihinler' için ise bu perdeler, belki de artık tümüyle görünmez hale gelmiş ve modern gözlerin, hakikati tüm çıplaklığı ile görebilir olduğu zannı, hemen her coğrafyada galebe çalmıştır. Batı düşünü, modern ve modern sonrası denilen zamanlarda Goethe, Hölderlin, Nietzsche, Heidegger gibi birçok ağızdan yükselen çığlığı nihayet bir zamandır duyar hale gelmiştir. Tam bu noktada ârifler diyarının en önde isimlerinden biri olan Mevlânâ'nın; bugünün terminolojisiyle konuşursak bambaşka bir ontoloji ve epistemolojinin yeniden keşfinin kapısı olduğunu sezinlemekteyiz. Mevlânâ'nın, çığlığı duyulmaya başlanmış o Batılı ağızların bir izdüşümünü, 13. yüzyılda, çığlık atmadan, bir derviş sükunetinde terennüm etmesi, sezimizi haklı çıkarmaktadır. Bu makalede, poetik bir düşünce dünyasının, bugünkü terminoloji içinde felsefi örüntüsünü inşa etme nihai çabasına bir katkı olarak; kesinlikle var olduğunu iddia ettiğimiz bu örüntünün en temel kavramı olduğunu düşündüğümüz semâ' kavramının ve kavramın dolayımının Mevlânâ'nın temel eserleri üzerinden felsefizasyonu amaçlanmaktadır. Böylelikle, Mevlânâ'nın 'aşk çalgıcısının onun çağında çaldığı semâ''sının hakikate kulak verenler için nasıl bir metafizik raksa dönüştüğü serimlenerek, bu poetik düşünce denizinin metafizik kıta sahanlığı netleştirilmiş olacaktır.
Çalışmamızın temel iddiasının dayandığı poetik düşünme ve bu sembolik dilin arkasında bir felsefe olduğuna dair alt iddialar, günümüz felsefesi çevrelerince yaygın olarak kabul görmemektedir. Buna rağmen bugünün modern veya analitik düşüncesinin kurucuları arasından özellikle Batı da aykırı sesler yükselmiştir. Yukarıda isimlerini andığım bu filozoflar, düşünme yöntemi ve hakikat arasında modern düşüncenin kurduğu ve dayattığı anlayışa karşıt olarak alternatif yolların olduğunu birkaç yüzyıldır düşünce dünyasıyla paylaşmaktadırlar. Bu yaklaşım, öteden beridir düşünce dünyamızda sadece hoş sohbetlerin mezesi olarak görülen kaynak eserlerimizin içerdiğini sandığımız felsefi arka planı modern gözlerimize görünür kılmanın kapısını aralamıştır. Modern düşünceye alternatif düşünme biçimlerinin olduğunu hatta hakikate ancak bu alternatif düşünme şekilleriyle ulaşabileceğimizi savunan bu görüşlerden faydalanarak öncelikle poetik dilin sembolik kavramlarının felsefi akisleri belirlenmeye çalışılmıştır. Yine kültürümüzde yaygın olarak görülen poetik düşüncenin anlatım dili olarak kullanılan kıssaların felsefi düşüncede nereye karşılık geldiği gösterilmeye çalışılmıştır. Nihayet Mevlânâ'nın Mesnevî'sinden çıkardığımızı iddia ettiğimiz felsefi şablon içerisinde semâ' kavramının insanın hakikat ile ilişkisinde merkezi bir yeri olduğuna dair düşüncelerimiz netleşmiştir. Düşüncemize göre, Mevlânâ semâ' kavramının metafizik olarak insan ve hakikat arasındaki bağlantıyı kuran varoluşsal bir edim olduğunu düşünmektedir. Ona göre, semâ', bugünkü anlamıyla müzik eşliğinde kendinden geçerek yapılan raksın çok ötesinde insanın kendi varoluşunu üstlenmesine olanak sağlayan en temel kavramlardan birisidir. Çalışmamızın semâ' kavramı özelindeki bu sonucu düşünce dünyamızın kökleri açısında sadece denizde bir damla mesabesindedir. Çalışmanın sınırlarını aşacağından bu tek kavramla yetinilmiştir. Fakat bu kavramın felsefi pozisyonunun yeterince netleşmesinin kurucu kavram ve düşünme yöntemleri hakkında yapılacak çalışmalar açısından mütevazi bir başlangıç noktası olacağı tasarlanmaktadır. Müstakil bir medeniyete sahip olduğumuz düşüncesinin omuzlarımıza yüklemiş olduğu sorumluluğun gereğini yerine getirmek gayretiyle kendi medeniyetimizin poetik köklerinden kopup gelen kavramları bugünün felsefi dilinde anlaşılır kılmayı amaçlayan bu çalışma, bir felsefileştirme denemesi olarak umarız karşılık bulacaktır.
| Birincil Dil | Türkçe |
|---|---|
| Konular | Sistematik Felsefe (Diğer) |
| Bölüm | Araştırma Makalesi |
| Yazarlar | |
| Gönderilme Tarihi | 13 Ekim 2025 |
| Kabul Tarihi | 29 Kasım 2025 |
| Yayımlanma Tarihi | 15 Aralık 2025 |
| DOI | https://doi.org/10.58634/felsefedunyasi.1802664 |
| IZ | https://izlik.org/JA77DF98KY |
| Yayımlandığı Sayı | Yıl 2025 Sayı: 82 |