Kur’an'da Neshin Varlığı Meselesine Farklı Bir Yaklaşım
Öz
Önceki bir âyetin hükmünün, daha sonra nazil olan bir âyetle kaldırılması anlamına gelen nesh meselesi, hem Kur’an ilimleri hem de fıkıh usulü açısından önemli ve tartışmalı konular arasında yer almaktadır. Tartışmaların karmaşık bir görünüm kazanmasının başlıca sebeplerinden biri, Kur’an’da “nesh” kelimesinin ve türevlerinin geçtiği âyetlerin farklı şekillerde yorumlanmasıdır. Bir diğer önemli sebep ise, vahiy sürecine bizzat tanıklık eden sahâbîlerin kullandığı “nesh” kavramının, zamanla anlam genişlemesine uğrayarak ilk bağlamından uzaklaştırılmış olmasıdır. Bu nedenle, nesh meselesinin sağlıklı bir biçimde anlaşılabilmesi için iki temel hususun dikkate alınması gerekmektedir: İlki, nesh kelimesinin geçtiği âyetlerin nüzul bağlamı ve tarihsel şartlar çerçevesinde değerlendirilmesi; ikincisi ise sahâbe rivâyetlerinde yer alan nesh kavramının mahiyetinin doğru biçimde tespit edilmesidir. Bu ikinci hususun açıklığa kavuşturulmasında, Kur’an’ın nüzulünden Hz. Peygamber’in vefatına kadar her yıl Ramazan ayında gerçekleşen karşılıklı arz (mukabele) geleneği belirleyici bir role sahiptir. Hz. Peygamber’in vefat ettiği yıl bu arz iki defa gerçekleşmiş ve sahâbîler bu son mukabeleye “el-‘arza el-âhîra” adını vermişlerdir. Sahih rivâyetlere göre, bu son arz esnasında bazı âyetler nesh edilmiş, sahâbîler de nesh edilen ve muhafaza edilen âyetlere bizzat şahitlik etmişlerdir. Hz. Peygamber’in vefatından sonra gerçekleştirilen Kur’an’ın cem ve istinsah faaliyetlerinde, bu son arzda nesh edildiği belirlenen âyetler mushafa dâhil edilmemiştir. Dolayısıyla sahâbîlerin nesh kavramıyla esasen bu süreci kastettikleri anlaşılmaktadır. Bununla birlikte sahâbîler, nesh terimini yalnızca nesh edilen âyetler için değil; mutlak hükmün takyidi, âm ifadenin tahsisi, mücmelin tafsili ve mübhem ifadelerin açıklanması gibi durumlar için de kullanmışlardır. Bu durum, kavramın sonraki dönemlerde daha geniş bir anlamda ele alınmasına zemin hazırlamıştır. İmam Şâfiî’ye kadar nesh meselesi sistematik biçimde ele alınmamış, sadece pratik yönüyle kullanılmıştır. Şâfiî ile birlikte teorik bir çerçeveye kavuşturulmuştur. Ancak sonraki dönemlerde içerisinde nesh kelimesinin geçtiği bazı âyetlerin bağlamlarından koparılarak değerlendirilmesi, nesh kavramının kapsamının aşırı biçimde genişlemesine yol açmıştır. Bu makale, sahih rivâyetler ışığında neshin sahâbîler nezdindeki anlamını ve Kur’an’ın nihai tertibine nasıl yansıdığını ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Anahtar Kelimeler
A Different Approach to the Existance of Abrogation (Naskh) in the Qur’an
Abstract
The issue of naskh, defined as the abrogation of the ruling of an earlier verse by a later revealed verse, is among the significant and contested topics in both Qur’anic studies and the principles of Islamic jurisprudence. One of the main reasons for the complexity of the debate lies in the divergent interpretations of the Qur’anic verses in which the term naskh and its derivatives appear. Another important factor is that the concept of naskh as employed by the Companions—who personally witnessed the process of revelation—gradually underwent semantic expansion over time and became detached from its original context. Therefore, a sound understanding of naskh requires careful consideration of two fundamental issues: first, interpreting the verses in which the term naskh occurs in light of their context of revelation and historical circumstances; and second, accurately determining the nature and scope of the concept of naskh as reflected in the reports transmitted from the Companions. In clarifying the second issue, the tradition of the mutual presentation (ʿarḍ/muqābala) that took place annually during the month of Ramadan from the beginning of revelation until the Prophet’s death plays a decisive role. In the year of the Prophet’s passing, this presentation occurred twice, and the Companions referred to this final recitation as al-ʿarḍa al-ākhira (the final presentation). According to sound reports, during this final presentation some verses were abrogated, and the Companions personally witnessed which verses were abrogated and which were retained. Following the Prophet’s death, during the processes of compiling and copying the Qur’an, the verses determined to have been abrogated in this final presentation were not included in the muṣḥaf. Accordingly, it becomes clear that when the Companions spoke of naskh, they primarily referred to this specific process. Nevertheless, the Companions did not use the term naskh exclusively for verses whose rulings were abrogated. They also employed it to denote situations such as the restriction of an absolute ruling, the specification of a general expression, the clarification of a concise statement, the elucidation of ambiguous expressions, and the exclusion of certain cases from a general ruling. This usage paved the way for the concept to be understood in a broader sense in later periods. Until the time of Imām al-Shāfiʿī, the issue of naskh had not been addressed systematically; it was with al-Shāfiʿī that it was first articulated within a theoretical framework. In subsequent periods, however, evaluating verses without due regard to their context led to an excessive expansion of the scope of naskh. This article aims, on the basis of sound reports, to elucidate how naskh was understood by the Companions and how it was reflected in the final arrangement of the Qur’an.
Keywords
Bu çalışma, kamu veya özel herhangi bir kurum, kuruluş ya da fon tarafından maddi veya kurumsal olarak desteklenmemiştir.
Bu çalışmanın tasarlanması, yürütülmesi, verilerin değerlendirilmesi ve kaleme alınması dâhil olmak üzere tüm aşamalarında bilimsel araştırma ve yayın etiğine titizlikle riayet edilmiştir. Çalışmada doğrudan veya dolaylı olarak yararlanılan bütün kaynaklar eksiksiz, doğru ve usulüne uygun biçimde kaynakçada gösterilmiştir.
Bu çalışma, herhangi bir yüksek lisans veya doktora tezinden üretilmemiştir. Daha önce sunulmuş bir bildiri, tebliğ veya sempozyum metnine dayanmamaktadır. Aynı şekilde çalışma, daha önce herhangi bir dergi, kitap, elektronik ortam veya başka bir mecrada yayımlanmamıştır.
Araştırma sürecinde intihal, uydurma veri, çarpıtma veya etik dışı herhangi bir uygulamaya başvurulmamıştır. Çalışma özgün olarak hazırlanmış olup, etik ihlali teşkil edebilecek herhangi bir durum bulunmamaktadır.
Yazar, yukarıda belirtilen hususları kabul ederek makalesini yayımlamaktadır.