Türkiye’de İkamet İzni Rejiminin Yeniden Yapılandırılması: Düzenli Göç Yönetimi, İdari Kapasite ve Mali Sürdürülebilirliğe Dayalı Bir Reform Modeli
Öz
Bu makale, Türkiye’de yabancıların ikamet izni rejiminin son yıllarda geçirdiği dönüşümü, kamuya açık resmi veriler ve kurumsal raporlar temelinde incelemekte ve mali sürdürülebilirlik ile düzenli göç yönetimini birlikte hedefleyen bir reform önerisi geliştirmektedir. Çalışmanın çıkış noktası, özellikle kısa dönem/turizm eksenli ikamet izinlerinde gözlenen sıkılaşma, mekânsal yoğunlaşmayı önlemeye dönük kayıt kısıtları ve başvuruların ayrıntılı değerlendirilmesine yönelik idari yönelimin, düzenli göç kanallarının daralmasına yol açtığı yönündeki gözlemdir. Göç İdaresi Başkanlığı verileri ve bu verileri derleyen kurumsal raporlar, 2022 sonunda 1.354.094 olan ikamet izinli yabancı stokunun 2023 sonunda 1.107.032’ye, 2024 sonunda 1.056.632’ye gerilediğini, 2025 sonunda ise yeniden 1.151.969’a yükseldiğini göstermektedir. Buna karşılık e-İkamet başvuru hacminin milyonlarla ifade edilen düzeyi, ikamet talebinin yapısal niteliğini koruduğunu göstermektedir. Bu tablo, başvuru hacmi ile fiilen sürdürülen izin stokunun birbirinden ayrıştığı, yani izin rejiminin daha seçici hale geldiği bir döneme işaret etmektedir.
Makalede ilk olarak 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu çerçevesinde ikamet izinlerinin hukuki yapısı ve 2022 sonrasındaki kısıtlayıcı yönelim analiz edilmiştir. Ardından 2018–2025 dönemi için ikamet izni stokundaki dalgalanmalar, 2023 ve 2025 yılları itibarıyla uyruk dağılımları ve izin türleri incelenmiştir. Bulgular, kısa dönem ikamet izni stokunun 2023’te toplamın yaklaşık %58’ini oluşturduğunu; Türkmenistan, Rusya, Irak, Suriye, İran ve Azerbaycan gibi ülkelerin düzenli göç stokunda ağırlığını koruduğunu; buna karşılık 2023–2025 arasında Rusya ve Ukrayna kaynaklı savaş etkisinin kısmen sönümlendiğini, Orta Asya ve Orta Doğu kaynaklı kalışların ise yapısal önemini sürdürdüğünü göstermektedir.
Çalışmanın temel tezi, kamu düzeni, kamu güvenliği ve kamu sağlığı açısından somut risk taşımayan yabancılar bakımından ikamet izninin daha yönetilebilir, öngörülebilir ve mali katkı yaratan bir düzenli göç kanalı olarak tasarlanmasının statü dışına düşerek düzensiz kalışın artışı ve ekonomik veya fiilî kalış ihtiyacı olan kişilerin uluslararası koruma sistemine yönelişi olmak üzere iki olumsuz sonucun önüne geçebileceğidir. Bu çerçevede çalışma; risk temelli değerlendirmeye dayalı 3, 6 ve 12 aylık kademeli ikamet izinleri, mevcut harç ve kart bedellerine ek ancak kanun yahut yönetmelikle tanımlanmış, şeffaf ve kamu denetimine açık bir “katkı payı”, bu gelirlerin ikamet süreçlerine tahsis edilmesini sağlayacak ring-fenced bütçe mekanizması, illerde yalnızca kamu eliyle çalışan tek durak başvuru ofisleri ile yabancılara yönelik danışmanlık piyasasında fahiş ücret ve dolandırıcılığı azaltacak kamusal prosedür standardizasyonunu önermektedir.
Makale, bu önerilerin ancak insan hakları, ayrımcılık yasağı, ölçülülük, eşit işlem ve uluslararası koruma hukukunun amacı dışına itilmemesi ilkeleriyle uyumlu biçimde hayata geçirilmesi halinde meşru ve uygulanabilir olacağını savunmaktadır. Sonuç olarak çalışma, ikamet rejiminin genişletilmesini değil; düzenli göç, mali rasyonalite ve kurumsal kapasite arasında yeni bir denge kurulmasını önermektedir.
Anahtar Kelimeler
Reconfiguring the Residence Permit Regimi in Türkiye: A Reform Model for Regular Migration Management, Administrative Capacity and Fiscal Sustainability
Öz
This article examines the recent transformation of the residence permit regime for foreigners in Türkiye based on publicly available official data and institutional reports, and develops a reform proposal that simultaneously aims at financial sustainability and orderly migration management. The study is grounded in the observation that increasing restrictions, particularly in short-term/tourism-based residence permits, spatial registration limitations aimed at preventing concentration, and a more detailed administrative scrutiny of applications have led to a narrowing of regular migration channels.
Data from the Presidency of Migration Management indicate that the number of foreigners holding residence permits decreased from 1,354,094 at the end of 2022 to 1,107,032 in 2023 and 1,056,632 in 2024, before rising again to 1,151,969 in 2025. In contrast, the continued high volume of e-residence applications demonstrates that the demand for residence permits remains structurally persistent. This divergence between application volume and the actual stock of permits suggests a period in which the regime has become more selective.
The article first analyzes the legal framework of residence permits under the Law No. 6458 on Foreigners and International Protection and the restrictive policy shift observed after 2022. It then examines fluctuations in residence permit stocks between 2018 and 2025, as well as nationality distributions and permit types in 2023 and 2025. Findings show that short-term residence permits constituted approximately 58% of the total in 2023, while nationals from Turkmenistan, Russia, Iraq, Syria, Iran, and Azerbaijan continued to dominate the regular migration stock. Meanwhile, the impact of the Russia–Ukraine war partially diminished between 2023 and 2025, whereas flows from Central Asia and the Middle East maintained their structural significance.
The central argument of the study is that designing residence permits as a more manageable, predictable, and financially contributory channel for foreigners who do not pose concrete risks to public order, security, or public health can help prevent two adverse outcomes: an increase in irregular stay due to loss of legal status and a shift toward international protection applications by individuals whose primary motivation is to regularize their stay. In this context, the study proposes a risk-based system of graduated residence permits (3, 6, and 12 months), a transparent and legally defined contribution fee in addition to existing charges, a ring-fenced budgeting mechanism to allocate revenues to migration management processes, and the establishment of single-stop public application offices to standardize procedures and reduce fraud and excessive fees in the private consultancy market.
The article argues that these reforms can only be legitimate and applicable if implemented in compliance with fundamental principles such as human rights, non-discrimination, proportionality, equal treatment, and the non-instrumentalization of international protection law. In conclusion, the study does not advocate for an expansion of the residence permit regime, but rather for a rebalancing between orderly migration, fiscal rationality, and institutional capacity.
Anahtar Kelimeler