Kelâmcılar tarafından bilgi elde etme yolları arasında en önemli vasıtalardan biri kabul edilen akla ve onun itikadî konulardaki kullanımına karşı farklı tavırlar takınılmıştır. Klasik Hanbelî anlayışa sahip âlimler naklin kesin, değişmez ve her türlü bilgiyi ihtiva etmesinden hareketle itikadî konularda aklın kullanımına karşı mesafeli yaklaşmışlardır. Zira onlar, nakli bilginin aksine akıl yoluyla elde edilen bilgilerin zan ifade ettiğini ve değişken bir yapıya sahip olduğunu dile getirmişlerdir. Aynı şekilde akıl yoluyla bilindiği söylenilen mevzular hakkında sürekli ihtilaf edildiğini, onu kullananların hiçbir zaman ortak bir görüşte birleşemediklerini savunarak akılların değişken olmasından ötürü kişinin ona uyması halinde sürekli farklı bir düşünceyi kabul etmek zorunda kalacağını söylemişlerdir. Bu düşüncelerinin sonucu olarak nakli her konuda esas alınması gereken yegâne kaynak olarak değerlendiren bu düşünce sahipleri itikadî konularda aklî aktivitelere de karşı çıkmışlardır. Bu bağlamda kişinin kendi re’yi ile dini konularda görüş belirtmesini dine eksiklik atfetme, yeni bir din ortaya koyma, hevâya göre hüküm verme şeklinde algılanarak kişileri bundan alıkoymaya çalışmışlardır. Aklın bilgi elde etme kapasitesini de görmezden gelerek onu naklin sınırları dahilinde işlev görebilen ikincil bir konuma getirmişlerdir. Geleneksel Hanbelî anlayışa sahip âlimlerin akla karşı bu menfi tavrı zamanla değişime de uğramıştır. Özellikle hicri V. asırla birlikte itikadî konularda akla ve aklî yöntemlere yer veren farklı bir eğilim ortaya çıkmıştır. Necmeddin et-Tûfî de bu eğilimin en önemli temsilcileri arasında yerini almıştır. O, klasik Hanbelî anlayıştan farklı olarak itikadî konuların yalnızca nakille anlaşılması ve çözüme kavuşturulmasının mümkün olmadığını söyleyerek aklın da bu hususlarda devreye girmesi gerektiğini dile getirmektedir. Nitekim Allah’ın varlığı, birliği, âlemin yaratılmışlığı, nübüvvetin imkânı gibi temel itikadî meselelerin ispatında aklın vazgeçilmez bir araç olduğunu belirten Tûfî, iman hususunda aklın önemine vurgu yapmaktadır. Zira ona göre iman, bilgiye dayalı bir hakikati ifade ettiğinden muteber olan imanın zorunlu değil ihtiyari olmasıdır. Akla karşı bu müspet tavrını ulûhiyyet bahislerinde de açıkça ortaya koyan Tûfî, çeşitli itikadî meselelerin ispatında onu etkin bir şekilde kullanmaktadır. Bu bağlamda Allah’ın varlığını hudûs, imkân, gaye delillerinin yanında cevher-araz teorisini de faal bir şekilde kullanarak ispat etmeye çalışmaktadır. Haberî sıfatların te’vili hususunda da söz konusu gelenekten ayrışan Tûfî, müteşâbih ifadelerin muhkemlere irca edilmek suretiyle anlaşılması gerektiğini söylemekte ve bazı sıfatları te’vil etmektedir. Yine klasik Hanbelî anlayışa sahip âlimler tarafından bid‘at kabul edilen kader ve onunla ilişkili meselelerde de görüşü açıkça ortaya koyması onun özgün taraflardan birisidir.
Bu makale Doç. Dr. Fikret Soyal danışmanlığında hazırlanan “Hanbelîliğin Kelâm Anlayışı ve Dönüşümü: Necmeddin et-Tûfî Örneği” (İstanbul: İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü) başlıklı doktora tezinden üretilmiştir.
Different attitudes have been adopted towards the reason, which the mutakallimūn regarded as one of the most important sources of acquiring knowledge. Scholars adhering to the classical Hanbalī understanding, on the basis of the conviction that naql is certain, constant, and all-including, adopted a reserved stance toward the use of reason in issues of creed. They argued that, unlike revealed knowledge, knowledge acquired through reason provides only ẓann and is variable. Furthermore they maintained that constant disagreement arose concerning issues claimed to be known by reason, and that those who relied on it could never attain consensus. So, they asserted that because intellects differ, a person who follows reason would inevitably be compelled to change his position continuously. Consequently, adherents of this understanding -who regarded revelation as the exclusive and authoritative source in all matters- also opposed rational activity in issues of belief. In this context, they tried to prevent individuals from offering personal opinions (ra'y) on religious matters, perceiving this as attributing deficiency to the religion, creating a new religion, or issuing rulings based on personal whim (hawā). They also ignored the epistemic capacity of reason, relegating it to a secondary role that could only function within the boundaries prescribed by naql. Over time, however, this negative stance toward reason among scholars of the traditional Hanbalī view changed. In particular, beginning in the fifth century AH, a different tendency appeared which allowed reason and rational methods in theological issues. Najm al-Dīn al-Ṭūfī was among the most important of this tendency. Contrary to the classical Hanbalī understanding, he claimed that issues of creed could not be understood or resolved through naql alone, but that reason must also play an essential role in these matters. Ṭūfī emphasizes the importance of reason in matters of īmān, stating that reason is an indispensable tool in proving fundamental theological issues such as the existence of God, tawhīd, ḥudūth of the ʿālam, and the possibility of prophethood. Since īmān represents a truth grounded in knowledge, he argued that valid faith must be based on choice rather than compulsion. Ṭūfī’s positive disposition toward reason is clearly reflected in his treatment of issues of ulūhiyyāt, wherein he used it actively to prove various theological matters. In this regard, he sought to prove the existence of God not only through the cosmological, contingency and teleological arguments, but also by making active use of the theory of substances and accidents (al-jawhar wa’l-‘arad). Moreover, al-Ṭūfī in the anthropomorphic attributes departed from the traditional Hanbalī stance by claiming that mutashābih texts must be assessed with regard to the muḥkam, and by engaging in taʾwīl of certain attributes. Another distinctive aspect of his approach is that he clearly states his views on destiny and matters associated with it, which are considered innovations by scholars adhering to the classical Hanbalī school of thought.
| Birincil Dil | Türkçe |
|---|---|
| Konular | Kelam |
| Bölüm | Araştırma Makalesi |
| Yazarlar | |
| Gönderilme Tarihi | 28 Ağustos 2025 |
| Kabul Tarihi | 9 Kasım 2025 |
| Yayımlanma Tarihi | 31 Aralık 2025 |
| Yayımlandığı Sayı | Yıl 2025 Cilt: 23 Sayı: 2 |

Kader Creative Commons Atıf-Gayriticari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.