Dinî çoğulculuk, çağdaş din felsefesinin en tartışmalı meselelerinden biridir ve genellikle dışlayıcılık, kapsayıcılık ve çoğulculuk paradigmaları çerçevesinde ele alınmaktadır. Bu makale, dinî çoğulculuk düşüncesini İslam düşüncesinin önde gelen sûfîlerinden Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ile çağdaş din felsefesinin önemli temsilcilerinden John Hick’in yaklaşımları üzerinden karşılaştırmalı olarak incelemektedir. Mevlânâ’nın din anlayışı, vahdet-i vücûd metafiziği ve aşkın ahlâkî-metafizik boyutu üzerine temellenir; ona göre Mutlak Varlık’ın sonsuz tecellileri, dinî inançların çeşitliliğini zorunlu kılar. Dolayısıyla Mevlânâ, her inancı ilahî hakikatin farklı bir yansıması olarak kabul eden kapsayıcı ve çoğulcu bir yaklaşım geliştirir. Mevlânâ kelam ve felsefe alanında tartışılan konulara vakıf olmasına rağmen, söz konusu meselelere çözüm getirmek istediğinde kelamcıların ve filozofların yöntemini takip etmemiştir. Aşırı soyut terimlere boğulmuş istidlali şekiller ile zaman geçirmek, Mevlânâ için geçerli bir yöntem değildi. Mevlânâ’nın, hayat, insan ve din kavramı, varlık üzerine şekillenmektedir. Varlık kavramının genişliği, hayat ve din telakkisi ile eş olacaktır çünkü din ve hayat, varlığın sinesinden çıkmakta ve orada devam etmektedir. Mevlânâ’ya göre varlık âlemi, duyularla hissedilmeyecek kadar geniş, kaynağı ise maddi dünya değil, hissedilen ve hayal edilen âlemden daha derindir. Mevlânâ’nın dini çeşitlilik konusu her ne kadar çağdaş din felsefesi perspektifinden dışlayıcılık, kapsayıcılık ve çoğulculuk paradigmaları ile değerlendirilse de, onun bu paradigmaları aşan daha derin ve bütüncül bir bakış açısına sahip olduğu anlaşılmaktadır. Mutasavvıfların söylem ve eylemlerinde dışlayıcı, kapsayıcı ve çoğulcu gibi birbirleriyle çelişik gibi gözüken tutumları, onların zahir-batın diyalektiğinden kaynaklanmaktadır. Onlarda görülen kapsayıcı ve çoğulcu yaklaşım tarzı birbirleri ile uyuşması mümkün olmayan durumlar değildir. John Hick ise dinî çoğulculuğu epistemolojik temelde kurar ve dinî farklılıkları, insanın sınırlı bilişsel ve kültürel koşulları içinde “Nihai Gerçek”i tecrübe ediş biçimlerinin çeşitliliği olarak yorumlar. Hick, Kant’ın ontoloji ve epistemolojisinden hareketle böyle bir çoğulculuk tasavvuru arayışına girmiştir. Kant’ın ahlakı temellendirmek için bir postülat olarak varsaydığı Tanrı’yı, Hick,” nihai Gerçeklik” olarak varsayarak dini plüralizm anlayışının merkezine yerleştirmiştir. Bu ayırım kelam ve din felsefesinde vahyin imkânı konusu gibi çok ciddi tartışmaları beraberinde getirmiştir. Hick’in yaklaşımına göre, Gerçek’in kendisi ile dinî geleneklerce kavramsallaştırılıp tecrübe edilen Gerçek arasında keskin bir ayrım vardır. Bu ayrımın sebebi metafizik belirsizliktir. Her din mutlak hakikat iddiaları ile ortaya çıkar. Fakat bu iddiaları objektif bir kriterle kanıtlamak mümkün değildir. Bu nedenle hiçbir dini gelenek, Gerçek’in doğası hakkında tam ve nihai bir iddia ileri süremez. Bu iki yaklaşım arasındaki temel fark, Mevlânâ’nın Tanrı ve din merkezli, Hick’in ise insan tecrübesi merkezli bir çoğulculuk geliştirmiş olmalarıdır. Çalışma, Mevlânâ’nın yaklaşımının dinin otantik yapısını ve toplumsal-kültürel boyutlarını kuşatan bütüncül bir perspektif sunduğunu; buna karşılık Hick’in çoğulculuğunun modern değerlerle uyumlu olsa da indirgemeci bir yaklaşımla dinin özünü aşındırma tehlikesi barındırdığını ortaya koymaktadır.
Din Felsefesi Mevlânâ Jonh Hick Dışlayıcılık Kapsayıcılık Çoğulculuk
Religious pluralism has become one of the most contested issues in contemporary philosophy of religion and is generally discussed within the frameworks of exclusivism, inclusivism, and pluralism. This article provides a comparative analysis of religious pluralism in the thought of Mawlana Jalaluddin Rumi, one of the leading Sufi figures of Islamic intellectual tradition, and John Hick, a prominent representative of modern philosophy of religion. Mawlana’s understanding of religion is grounded in the metaphysics of waḥdat al-wujūd (the unity of being) and in the moral-metaphysical dimension of divine love. For him, the infinite self-disclosures of the Absolute Being constitute the ontological foundation of religious diversity. Accordingly, Mawlana develops an inclusive and pluralistic perspective in which every faith is regarded as a partial manifestation of divine truth. Although he was well-versed in theological and philosophical debates, Mawlana did not follow the methods of theologians or philosophers when addressing such issues. For him, engaging in excessively abstract reasoning was not a valid path to truth. His conceptions of life, humanity, and religion are shaped by the idea of being. The vastness of being corresponds to his understanding of life and religion, for both emerge from and continue within the essence of existence. To Mawlana, the realm of being is too vast to be grasped by the senses, and its source lies deeper than both the material world and the realms of imagination and sensation. Although Mawlana’s reflections on religious diversity can be analyzed through the contemporary paradigms of exclusivism, inclusivism, and pluralism, it becomes clear that he transcends these frameworks through a more profound and holistic vision. The seemingly contradictory tendencies of exclusivity, inclusivity, and pluralism observed in Sufi discourse stem from the dialectic between the outer (ẓāhir) and inner (bāṭin) dimensions. Thus, the inclusive and pluralistic attitudes in Sufism are not mutually exclusive. Hick, on the other hand, constructs his pluralism on an epistemological basis, interpreting religious diversity as the plurality of human responses to the “Ultimate Reality” within the limits of human cognitive and cultural conditions. Drawing on Kant’s ontology and epistemology, Hick reinterprets the divine by postulating God as the “Ultimate Reality” at the center of his pluralistic framework. This distinction has generated major debates in theology and philosophy of religion, particularly concerning the possibility of revelation. According to Hick, there is a sharp distinction between Reality in itself and Reality as conceptualized and experienced through religious traditions—an indeterminacy that arises from metaphysical uncertainty. Each religion asserts absolute truth claims, yet these claims cannot be verified by any objective criterion. Therefore, no religious tradition can make a complete or final claim about the nature of Reality. The fundamental difference between the two approaches lies in their orientation: while Mawlana proposes a God-centered and religion-centered pluralism, Hick advocates an experience-centered one. The study concludes that Mawlana offers a more holistic framework that preserves the authenticity and socio-cultural dimensions of religion, whereas Hick’s model, though compatible with modern values such as liberalism and tolerance, risks undermining the essence of religion through its reductionist tendencies.
Philosophy of Religion Mawlana Jalaluddin Rumi John Hick Exclusivism Inclusivism Pluralism
| Birincil Dil | İngilizce |
|---|---|
| Konular | Karşılaştırmalı Dini Araştırmalar |
| Bölüm | Araştırma Makalesi |
| Yazarlar | |
| Gönderilme Tarihi | 11 Ekim 2025 |
| Kabul Tarihi | 12 Aralık 2025 |
| Yayımlanma Tarihi | 31 Aralık 2025 |
| Yayımlandığı Sayı | Yıl 2025 Cilt: 23 Sayı: 3 |

Kader Creative Commons Atıf-Gayriticari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.