İslam düşüncesinde mezhebî bölünmenin ilk nedeni olarak iman-küfür kavramlarının tanımlanması ve sınırının belirlenmesi gösterilebilir. Hz. Peygamber’in vefatının akabinde daha ilk Müslüman nesil arasında ortaya çıkan dinî veya siyasî fikir ayrılıkları iman-küfür kavramlarının tanımı ve sınırını gündeme getirmiştir. Fırka veya bireyler kendi fikirlerini temellendirmek için tekfir yöntemini kullanmıştır. İman-küfür kavramları, kelâm bilginleri tarafından birbirinin muarızı olarak değerlendirilmiştir. Söz konusu kavramlardan iman dine mensubiyeti, küfür ise dinden dışlanmayı ifade etmesi bakımından aralarında keskin bir ayrım ve karşıtlık bulunur. Her iman tanımı, zıtlık ilişkisi nedeniyle aynı zamanda küfür tanımını belirlemektedir. Fırkaların iman tanımına dâhil ettikleri unsurlar, iman-küfür sınırının belirlenmesi ve bireylerin bu sınırın neresinde olacağı veya nasıl isimlendirileceğine dair yaklaşımlarını etkilemiştir. Günahın imana etki ettiği ya da etmediği durumlara göre kişiler, fâsık, kâfir, ne mümin ne kâfir, günahıyla beraber mümin gibi farklı isimlerle vasıflanmıştır. Mâtürîdî, büyük günah işleyen kişinin Allah’ın rahmetinden ümit kesmediği halde bu kişinin ilâhî aftan mahrum edilmesini hem aklen hem de dinen mümkün görmemektedir. Rahmet temelli bir teoloji anlayışı bulunan Mâtürîdî, günahı iman-küfür sınırının belirlenmesinde parametre olarak kabul etmemiştir. Mâtürîdî, imanı derunî olarak kalbin tasdikiyle tanımladığı için dışsal fenomenlerin iman-küfür sınırına etkisini ortadan kaldırmış ve kapsayıcı bir iman sınırı çizmiştir.
İmanın, kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve amel üçlemesinin bütünüyle oluştuğu kabul edildiği takdirde bu unsurlardan herhangi birinin eksikliği imanın geçerliliğini etkileyecektir. Sadece bilgi veya ikrarın iman olarak değerlendirilmesi durumunda ise tasdik ve dinin hafife alınması neticesi ortaya çıkmıştır. Mâtürîdî, imanı kalbin tasdiki, küfrü de kalbin tekzibi veya tasdikin bulunmaması olarak tanımlamıştır. Şu hâlde iman ile küfür arasındaki sınırın belirlenmesi amele, mâsiyete değil ancak kalbin tasdikine ve bu tasdikin dünya hükümleri için kılavuzluğunu veya tezahürünü üstlenen ikrara bağlanmıştır. İkrarın iman tanımına alınması, asıl unsur olduğu için değil tasdikin dışavurumunu sağlayan tek yöntem olduğu içindir. Amel de imanın bir tezahürü olmasına rağmen içsel samimiyetinin bilinemeyişi ve mahiyeti gereği ne imanın parçası olarak değerlendirilmiş ne de iman tanımına dâhil edilmiştir. Mâtürîdî, tasdiki, dokunulamaz bir özgürlük alanı olan kalbe bağlamış ve özgür iradeyle irtibatını sağlamıştır. Mâtürîdî kelâm sisteminin bütünlüğü içerisinde kilit taşı bir rol üstlenen akıl, dinî kabul (tasdik) veya ret (tekzip) noktasında da bu rolü üstlenmiştir. Bilginin edimi, kabulü ve mârifetullah konusundaki aklın belirleyiciliği ile iman tanımı arasında uygunluk bulunmaktadır. Nitekim amel, aklın ulaştığı tasdikin varlığıyla geçerli olmaktadır. Tasdik, aklın istidlali ve delillerle ulaşılan bir olgu olarak betimlenmiştir. Mâtürîdî, iman ve küfrü süreklilik ve kalbî kabul açısından değerlendirerek amelden farklılığına işaret etmiştir. Gerçek anlamda iman-küfür sınırını belirlemenin kalpteki inancın bilinmesiyle mümkün olacağı anlaşıldığı takdirde bu bilgiye ulaşmanın imkânsızlığı da anlaşılmış olmaktadır. İman-küfür sınırının belirlenmesi, bu kavramların tanımına dâhil edilen unsurların farklılaşması nedeniyle güçleşmektedir. Bu yazı, Mâtürîdî’nin iman-küfür kavramlarını değerlendirdiği tasdik, günah, amel, ikrar, irade parametreleri etrafında şekillenecektir.
Bu çalışmanın, özgün bir çalışma olduğunu; çalışmanın hazırlık, veri toplama, analiz ve bilgilerin sunumu olmak üzere tüm aşamalarından bilimsel etik ilke ve kurallarına uygun davrandığımı; bu çalışma kapsamında elde edilen tüm veri ve bilgiler için kaynak gösterdiğimi ve bu kaynaklara kaynakçada yer verdiğimi; kullanılan verilerde herhangi bir değişiklik yapmadığımı, çalışmanın tüm süreçlerinin araştırma ve yayın etiğine uygun olduğunu, etik kurallara ve bilimsel atıf gösterme ilkelerine uyduğumu beyan ederim. Herhangi bir zamanda, çalışmayla ilgili yaptığım bu beyana aykırı bir durumun saptanması durumunda, ortaya çıkacak tüm ahlaki ve hukuki sonuçlara razı olduğumu bildiririm.
Süleyman Demirel Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Temel İslam Bilimleri, Kelam.
Teşekkür Ederim.
The first reason for the sectarian division in Islamic thought is the definition and demarcation of the concepts of faith and disbelief. The religious or political differences of opinion that emerged among the first Muslim generation after the death of the Prophet brought the definition and boundaries of the concepts of faith and disbelief to the agenda. Factions or individuals used the takfīr method to justify their ideas. The concepts of faith and disbelief were evaluated by the theological scholars as opposites of each other. There is a sharp distinction and opposition between them in the sense that faith expresses belonging to religion and disbelief expresses exclusion from religion. Each definition of faith also determines the definition of disbelief due to the relationship of opposition. The elements that the factions included in the definition of faith influenced their approaches to the determination of the boundary between faith and disbelief and where individuals would be located on this boundary or how they would be called. Depending on whether sin affects faith or not, individuals have been characterized with different names such as fāsik, disbeliever, neither believer nor disbeliever, and believer with his sin. Māturīdī does not see it possible both rationally and religiously for a person who commits a major sin to be deprived of divine forgiveness even though he does not despair of Allah’s mercy. Māturīdī, who had a mercy-based understanding of theology, did not accept sin as a parameter in determining the boundary between faith and disbelief. Māturīdī defined faith as the inner affirmation of the heart, thereby eliminating the influence of external phenomena on the boundary between faith and disbelief and drawing an inclusive boundary of faith.
If it is accepted that faith consists of the trinity of assent with the heart, assent with the tongue and deeds, the lack of any of these elements will affect the validity of faith. If only knowledge or assertion is considered as faith, it has resulted in the underestimation of assent and religion. Māturīdī defined faith as the assent of the heart and kufr as the denial of the heart or the absence of assent. In this case, the determination of the boundary between faith and disbelief is not dependent on deeds or maʿṣiya, but on the heart’s affirmation and the assent, that undertakes the guidance or manifestation of this affirmation for the provisions of the world. The inclusion of assent in the definition of faith is not because it is the main element, but because it is the only method that enables the expression of assent. Even though it is a manifestation of faith, it is neither considered as a part of faith nor included in the definition of faith due to its nature and the unknowability of its inner sincerity. Māturīdī linked assent to the heart, which is an untouchable area of freedom, and established its connection with free will. The intellect, which assumed a keystone role in the integrity of the Māturīdī theological system, also assumed this role at the point of religious acceptance (affirmation) or rejection (denial). There is a correspondence between the definition of faith and the determining role of the intellect in the realization and acceptance of knowledge, and the definition of belief. As a matter of fact, action is valid with the existence of the attestation reached by the intellect. Attestation is described as a phenomenon reached by reason’s reasoning and evidences. Māturīdī evaluated faith and disbelief in terms of continuity and heart acceptance and pointed out their difference from deeds. If it is understood that determining the boundary between belief and disbelief in the real sense is possible by knowing the belief in the heart, the impossibility of this knowledge is also understood. The determination of the boundary between faith and disbelief becomes difficult due to the differentiation of the elements included in the definition of these concepts. This article will be shaped around the parameters of Māturīdī’s evaluation of the concepts of faith and disbelief: assent, sin, deed, belief, and will.
This study is an original work; I have adhered to scientific ethical principles and rules in all stages of the study, including preparation, data collection, analysis, and presentation of information; I have cited all sources for the data and information obtained within the scope of this study and included these sources in the bibliography; I have not made any changes to the data used, and I declare that all processes of the study are in line with research and publication ethics, ethical rules, and scientific citation principles. I hereby declare that I accept all moral and legal consequences that may arise should any situation contrary to this declaration regarding the study be identified at any time.
| Birincil Dil | Türkçe |
|---|---|
| Konular | Kelam |
| Bölüm | Araştırma Makalesi |
| Yazarlar | |
| Gönderilme Tarihi | 4 Kasım 2024 |
| Kabul Tarihi | 6 Kasım 2025 |
| Yayımlanma Tarihi | 31 Aralık 2025 |
| DOI | https://doi.org/10.59149/sduifd.1578276 |
| IZ | https://izlik.org/JA42NG58FK |
| Yayımlandığı Sayı | Yıl 2025 Sayı: 55 |