The aim of this article is to put Śaṅkara’s (c.750 BCE) deconstructions of individual identity in dialogue with his ethical support of Vedic identity categories. Śaṅkara is regarded as one of the most significant thinkers of the ancient Veda-rooted (āstika) tradition (darśana) of Advaita Vedānta. This tradition argues that the innermost self (ātman) of all individuals (jīva) is non-dual (advaita) with unchanging and unqualified (nirguṇa) being-consciousness (brahman). All perceivable attributes, including the particularities of one’s own embodiment, are false superimpositions (adhyāsa) that arise due to deep-seated ignorance (avidyā) of true being. This ignorance is the root of all suffering, as it leads to states of attachment (kāma) and action (karma), which perpetuate one’s seeming entrapment within cycles of transmigration (saṃsāra). Accordingly, Śaṅkara argues that the only way to end this suffering is to relinquish all attachment fuelled actions, and to instead seek the highest spiritual goal (parama-puruṣārtha) of liberation (mokṣa), where the non-dual nature of the self is revealed. In this state of mokṣa all forms of worldly suffering come to a permanent end, as one’s identification with embodiment — which was the source of this suffering — is finally sublated (bādha). Śaṅkara thus argues that all facets of personal identity are, in fact, false products of the (mis)identification between the unqualified self and the differentiated mind-body. Prima facie, this deconstruction of identity categories would seem to imply that all persons are spiritually equal, and that socio-religious distinctions of caste (varṇa), gender (liṅga), and so on are irrelevant to one’s true self. However, as we will see, asserting the ontological instability of these identity categories nevertheless does not stop Śaṅkara from invoking them as properly determining each person’s location on a hierarchical spectrum of socio-religious merit (dharma) and entitlement (adhikāra). Consequently, while liberation (mokṣa) from ignorance requires a renunciation of religious acts and identities, Śaṅkara nevertheless firmly states that only certain identities are entitled to seek this ultimate liberation.Some authors have argued that this commitment to socio-religious hierarchy is incompatible with Śaṅkara’s broader view of the non-duality of the self and should therefore be regarded as a kind of unconscious acquiescence to bigoted notions which are otherwise deeply questioned by his non-dual metaphysics. In contrast, this paper attempts to show how Śaṅkara’s metaphysical and ethical commitments are in fact reconcilable from his advaita perspective. By doing so, one can shed light on how Advaita Vedānta has historically justified its belief in various forms of socio-religious stratification. This is particularly imperative as many of these stratifications continue to exist within Hindu sociocultural universes even today. As such, understanding how these Vedic identities have been configured in the past can be a crucial way of resisting and identifying their operations in the present.
Philosophy of Religion Hinduism Subjectivity Social inequality Advaita Vedānta.
Bu makalenin amacı Śaṅkara’nın (yaklaşık MS 750) bireysel kimliğe ilişkin yapısökümlerini, Vedik kimlik kategorilerine verdiği etik destekle ilişkilendirmektir. Śaṅkara, Advaita Vedānta’nın antik Veda kökenli (āstika) geleneğinin (darśana) en önemli savunucularından biri olarak kabul edilir. Bu gelenek, tüm bireylerin (jīva) en içteki benliğinin (ātman), değişmeyen ve niteliksiz (nirguṇa) varlık- bilinç (brahman) ile ilişkili olmadığını (advaita) savunur. Kişinin kendi bedenleşmesinin özellikleri de dahil olmak üzere algılanabilir tüm nitelikler, gerçek varlık hakkındaki katman katman (adhyāsa) olan derin bilgisizlikten (avidyā) kaynaklanır. Bu cehalet tüm acıların köküdür. Çünkü kişinin ruh göçü (saṃsāra) döngüleri içinde görünüşteki tuzağa düşmesini sürdüren bağlanma (kāma) ve eylem (karma) durumlarına yol açar. Buna göre Śaṅkara, bu acıyı sona erdirmenin tek yolunun tüm bağlılıkla beslenen eylemlerden vazgeçmek ve bunun yerine benliğin ikili olmayan doğasının ortaya çıktığı manevi kurtuluşun (mokṣa) en yüksek manevi hedefini (parama-puruṣārtha) aramak olduğunu savunur. Bu mokṣa halinde, kişinin söz konusu ıstırabının kaynağı olan bedenle özdeşleşmesi nihayet ortadan kalktıkça (bādha), dünyevi ıstırabın tüm biçimleri kalıcı olarak sona erer. Dolayısıyla Śaṅkara, bu cehalet döngüsünü sona erdirmenin tek yolunun, benliğin ikili olmayan doğasının ortaya çıktığı manevi kurtuluşu (mokṣa), yani en yüce ruhsal amacı (parama-puruṣārtha) aramak olduğunu savunur. Bu farkındalık durumunda, dünyevi acıların tüm biçimleri kalıcı bir sona ulaşır, çünkü bu acıların kaynağı, niteliksiz benlik ile farklılaşmış zihin-beden arasındaki (yanlış) özdeşleşmeden başka bir şey değildir. İlk bakışta, Śaṅkara’nın konumu, Veda kökenli dünya görüşleri bağlamında oldukça radikal olarak yorumlanabilir. Çünkü onun kimlik kategorilerinin yapısökümü, tüm insanların manevi eşit olduğunu ve sosyal-dinsel kast (varṇa), cinsiyet ayrımlarının olduğunu ima ediyor gibi görünür (liṅga) ve benzeri kişinin gerçek benliğiyle alakasızdır. Ancak göreceğimiz üzere, bu kimlik kategorilerinin ontolojik istikrarsızlığını vurgulamak, Śaṅkara’nın her bireyin sosyo-dinsel liyakati (dharma) ve yetki alanını (adhikāra) belirleyen hiyerarşik spektrum içindeki konumunu tanımlamak amacıyla yine de bu kategorilere başvurmasını engellememektedir. Sonuç olarak, cehaletten kurtuluş (mokṣa) dini eylemlerden ve kimliklerden feragat etmeyi gerektirirken, Śaṅkara yine de yalnızca belirli kimliklerin bu nihai özgürlüğü arama hakkına sahip olduğunu kesin bir şekilde belirtir. Bazı yazarlar, sosyal-dini hiyerarşiye olan bu bağlılığın, Śaṅkara’nın benliğin ikili olmadığına ilişkin ana görüşüyle bağdaşmadığını ve bağnaz kavramlara bir tür bilinçsiz rıza olarak görülmesi gerektiğini aksi taktirde onun düalist olmayan metafizik kavramları tarafından derin bir sorgulamaya maruz kalacağını belirtirler. Buna karşılık, bu makalede Śaṅkara’nın metafizik ve etik taahhütlerinin aslında onun advaita perspektifinden nasıl uzlaştırılabilir olduğunu göstermeye çalışılmaktadır. Bunu yaparak, Advaita Vedānta’nın çeşitli sosyal-dinsel tabakalaşma biçimlerine olan inancını tarihsel olarak nasıl haklı çıkardığına açıklık getirmektedir. Bu katmanlaşmaların birçoğu bugün bile Hindu evrenlerinde varlığını sürdürdüğü için zorunludur. Bu nedenle, Vedik kimliklerin geçmişte nasıl yapılandırıldığını anlamak, direnmenin ve onların günümüzdeki davranışlarını tanımlamanın önemli bir yolu olabilecektir.
Din Felsefesi Hinduizm Öznellik Sosyal eşitsizlik Advaita Vedānta.
| Birincil Dil | İngilizce |
|---|---|
| Konular | Din Felsefesi, Doğu Dinleri ve Gelenekleri Araştırmaları |
| Bölüm | Araştırma Makalesi |
| Yazarlar | |
| Gönderilme Tarihi | 26 Kasım 2024 |
| Kabul Tarihi | 5 Mart 2025 |
| Yayımlanma Tarihi | 30 Haziran 2025 |
| Yayımlandığı Sayı | Yıl 2025 Sayı: 54 |