Bu çalışmada gelenek kavramı, büyük ölçüde sözlü kültürle özdeşleştirilirken yazarın sözü, yazılı kültür bağlamında ele alınmaktadır. Araştırmanın amacı gelenek, söz, yazar ve yazı kavramlarının birbiriyle nasıl etkileşime girdiğini keşfetmektir. Fakat her şeyden önce tüm bu kavramların, toplumsal ilişkiler ve imgelerle nasıl şekillendiği ve bunların dil aracılığıyla nasıl ifade bulduğu göz önüne alınmaktadır. Sözlü gelenekleri anlamak isteyenlerin öncelikle sözlü kültürlerin konuşmaya yönelik tutumunu kavraması gerekmektedir. Çünkü bu tutum, yazılı kültürlerin mesajları kaydetme anlayışından farklıdır. Her geleneğin kendine özgü bir toplumsal görünümü bulunmaktadır ve bunun incelenmesi, uygarlığın toplumsal hayat üzerindeki etkilerini anlamada önemli bir rol oynamaktadır. Yazı ve söz formlarının toplumsal gerçekliğin inşasındaki rolünü anlamaya çalıştığımızda dilin ve kelime dağarcığının yetersizliği gibi sorunlarla karşılaşırız. Bu da tarih boyunca sözlü kültürlere karşılık gelen yazılı metinlerin toplumsal yapıları nasıl şekillendirdiğini anlamayı gerekli kılmaktadır. Yazı ve sözün birbirine özgü doğalarını ortaya koymak ve bu birliği yeniden değerlendirmek dil ile düşüncenin nasıl bir arada çalıştığını anlamamıza yardımcı olur. Yazar, yazı aracılığıyla yalnızca bir gerçekliği kaydetmekle kalmaz aynı zamanda bu gerçekliği anlamını kazandığı sözlü toplumsal bağlamdan da ayırarak farklı bir koda dönüştürür. Sözlü metinler, genellikle parçalı yapıları ve izleyiciyle kurdukları yakın ilişkiyle karakterize edilirken yazılı metinler daha bütünleşik yapıları ve okuyucuyla kurdukları mesafeyle tanımlanır. Bununla beraber konuşma, zamanın geçici anlarını yakalayan ve onları bilgiye dönüştüren somut mekânlar yaratır. Ancak sesin ve sözlü anlatımın gücü, konuşmayı birer sanatsal performans hâline getirmesidir. Sözlü ve yazılı kodların farklı amaç ve yöntemlerle kullanılması aralarındaki farkların kesin olarak belirlenmesini zorlaştırsa da asıl mesele, kendilerine ait bir dilin yaratıldığını görebilmektir. Söz de yazı da geçmişin mevcudiyetidir, unutmayı yaratan anıların seçici bir şekilde sahiplenilmesidir. Toplumsal bir olgu olarak aktarımdır, iletişimdir. Kökleri deneyime, duyarlılığa dayanır ve birinin bittiği yerde daima biri mevcuttur. Söz ve yazı saf bir veri değildir, biri diğerinin daha fazlası da değildir. Bu nedenle onlar, hakkında görebildiğimiz ya da bilebildiğimiz şeyler değil her şeyden önce bizim için hâline geldiği şeydir.
Birincil Dil | Türkçe |
---|---|
Konular | Kültürel çalışmalar (Diğer), Türk Halk Bilimi (Diğer) |
Bölüm | Makaleler |
Yazarlar | |
Erken Görünüm Tarihi | 23 Mart 2025 |
Yayımlanma Tarihi | 24 Mart 2025 |
Gönderilme Tarihi | 1 Eylül 2024 |
Kabul Tarihi | 23 Şubat 2025 |
Yayımlandığı Sayı | Yıl 2025 Cilt: 8 Sayı: 1 |