Günah ve suç, mahiyetleri esas alınarak tanımlanmaları imkânsıza yakın güçlük barındıran kavramlardır. Tanımlama güçlüğü, günah ve suç nitelemelerinden her birinin beşerî davranışlara dönük birer değerlendirme teşkil etmelerinin yanında, aynı davranışı konu edinebilmelerinden ve norma aykırılık unsurunu da ortak biçimde taşımalarından kaynaklanmaktadır. Değerlendirme, öznellik ve değişkenlik barındırdığı için, mahiyetten hareketle sâbit içerikli bir günah ya da suç tanımı yapılamamaktadır. Günah ve suç, ancak ilintisel nitelikler üzerinden tanımlanabilmektedir. Bu çalışma İslâm hukukunda günah ve suç ayrımının teori ve uygulama düzeylerinde imkânını ele almaktadır. Tam anlamında seküler bir normatif yapı varsayıldığında bile, belirtilen gerekçelerden ötürü, günah ve suç kavramlarını birbirinden kesin sınırlarıyla ayırmanın güçlüğü, asıl karakteri şer’îlik olan İslâm hukuk düzeni bakımından öncelikle geçerlidir. Bu itibarla İslâm hukukunun genel teorisi bakımından günah ve suç kavramları arasında ancak bir ayrım imkânı aranabilir.
Orta Çağ’ın sonlarına kadar kişiler arası ilişkileri düzenleyen normatif yapı bütünlüklü ve dinî karakterli idi. Günah ve suç ayrımı da, erken modern dönemin başlarından itibaren normatif yapının din, hukuk, ahlâk, görgü ve örf-âdet biçiminde farklı alanlara tasnif edilmesiyle eş zamanlı ve tedrîcî bir sürecin neticesinde gerçekleşmiştir. Erken modern öncesi toplumlarda normların ihlâli tanrısal/aşkın/kutsal olana saygısızlık kabul edilmekteydi. Ne teoride ne de uygulamada suç, günahtan ayrı bir kavram olarak algılanıyordu. Esasen bu, söz konusu toplumların normatif yapıyı bütünüyle tanrısal olana nispet eden algı biçimleriyle de uyumludur. Süreç içinde norm koyucu irade ve onun otoritesine ilişkin algılarda dinî olandan beşerî olana doğru gerçekleşen değişim, normatif alanın ilki aleyhine daralmasına ve oluşan seküler normatif alanın ihlâline bağlanan, günahtan ayrı bir suç kavramının evrimine yol açmıştır. Roma hukuku istisna edilirse, günah ve suç ayrımının Avrupa hukuk düşüncesinde ancak 18. yüzyılda belirgin hâle geldiği görülmektedir.
Bütün açmazlarına rağmen günah ve suç ayrımında, tedrîcî kavramsal evrim sürecinin sonunda ulaşılan bir ölçüt olarak günahı, dine ait normları ve suçu da ceza normlarını ihlâl eden davranış olarak tanımlamak, bilimsel inceleme için bir zemin teşkil edebilecek niteliktedir. İslâm hukukunun şer’îlik karakterinin ikili yapısı ve klasik doktrinden ‘ceza yaptırımı ile desteklenmiş bir normun ihlâl edilmesi’ biçimindeki tanımla uyumlu bir suç kavramının elde edilebilir olması, belirtilen tespiti desteklemektedir.
İslâm hukukunun klasik doktrininde günah ve suç kavramları arasında doğrudan bir ilişki (nisbet) kurulduğu açık olmakla birlikte, ilişkinin türü ancak kapsamlı bir analizle belirlenebilmektedir. Klasik doktrin bir bütün olarak incelendiğinde İslâm hukukunda günah niteliğinde olmayan davranışlara ceza yaptırımı bağlandığı ve onların suç sayıldığı görülmektedir. Mesela işleyen kimseler bakımından günah sayılmadığı ve uhrevî yaptırıma tâbi tutulmadığı hâlde bağy (isyan), mümeyyiz küçüklerin ceza normlarını ihlâl eden fiilleri ile kamu yararını ve/veya kamu düzenini ilgilendiren düzenlemelerin ihlâli suç olarak öngörülmektedir. Diğer taraftan günah teşkil ettiği hâlde suç sayılmayan ve ceza yaptırımı bağlanmayan davranışlar da bulunmaktadır. Dedikodu, gösteriş, yalan, kovculuk gibi davranışlara, bunlar büyük günahlar arasında sayılmalarına rağmen, ceza yaptırımı bağlanmamaktadır. Yine borcu geciktirerek ödeme ya da intihara teşebbüs etme gibi davranışlar günah oldukları hâlde suç olarak tanımlanmamaktadır. Ayrıca hukuk normlarının uygulanması düzeyinde de günah ve suç ayrımı ortaya çıkmaktadır. Bir davranış ceza normuna aykırı düşmediği ve suç oluşturmadığı hâlde günah teşkil edebileceği gibi, başka bir davranış da ceza normunu ihlâl ettiği ve suç oluşturduğu hâlde uhrevî sorumluluğa yol açmayabilir. Bu, İslâm hukukunun şer’îlik karakterinin iki farklı geçerlilik (kazâî ve diyânî) türünde tezahür etmesinden ve her ikisinin de kendi koşullarında meşru kabul edilmesinden kaynaklanmaktadır.
Çalışmada İslâm hukukunda günah ve suç kavramları arasında tam girişimlilik, eşitlik ya da ayrıklık değil, eksik girişimlilik bulunduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bu, birçok davranış açısından günah ve suç kavramları örtüşse bile, her bir günahın suç ya da her bir suçun günah olmadığı anlamına gelmektedir. Ayrıca çalışmanın sonunda her günahın suç ya da her suçun günah sayılmasının doğuracağı sorunlara dikkat çekilmiş, İslâm hukukunun doğası gereği günah ve suç ayrımını belli ölçüde mümkün kıldığı ve bu hususta nesnel bir ölçütün geliştirilmesi gerektiği vurgulanmıştır.
any definition of sin and crime constitutes an evaluation of human behavior; both may concern the same behavior and share the element of being contrary to the norm. Since evaluation inherently involves subjectivity and variability, it is impossible to establish a fixed, content-based definition of sin or crime; they can be defined only by their contingent characteristics. This study examines the possibility of distinguishing between sin and crime in Islamic law at the theoretical and practical levels. Even under a fully secular normative order, the challenges noted above persist; they apply a fortiori to the Islamic legal system, whose essential character is shar’iyya. Therefore, within the general theory of Islamic law, one can only seek a possible distinction between sin and crime.
Until the end of the Middle Ages, the normative structure governing interpersonal relationships was holistic and religious in nature. The distinction between sin and crime emerged gradually, parallel to the differentiation of normative fields into religion, law, morality, etiquette, and custom in the early modern period. In pre-early modern societies, violations of norms were considered disrespectful to the divine, transcendent or sacred; neither in theory nor in practice was crime perceived as separate from sin, consistent with the perception of these societies attributing the entire normative structure to the divine. As perceptions of the normative will and authority shifted from the religious to the human-centered, the sphere of religious normativity narrowed and a concept of crime distinct from sin evolved, linked to violations of the emerging secular normative field. With the partial exception of Roman law, the distinction became evident in European legal thought only in the 18th century.
Despite all its shortcomings, defining sin as a violation of religious norms and crime as a violation of penal norms, as a criterion reached at the end of a gradual conceptual evolution process, could serve as a basis for scientific examination. The dual nature of the shar’iyya character of Islamic law and the derivability from classical doctrine of a concept of crime compatible with ‘violation of a norm to which a criminal sanction is attached, support this analytical approach.
Although classical Islamic legal doctrine clearly posits a relationship (nisba) between sin and crime, the nature of that relationship can be determined only through comprehensive analysis. Read as a whole, the doctrine shows that punishments may be imposed for behaviors not deemed sins yet treated as crimes; for example, rebellion, criminal norm violations by discerning minors, and breaches of regulations protecting public interest and/or public order. Conversely, there are behaviors that are not considered crimes and are not subject to penal sanctions, even though they constitute a sin; e.g., backbiting, hypocrisy, lying, and tale-bearing, which are classed among major sins. Likewise, delaying repayment of a debt or attempting suicide are treated as sins without being defined as crimes. The distinction also appears at the level of applying legal norms: just as an act may be a sin without violating a penal norm and thus not be a crime, another act may violate a penal norm and be a crime without entailing afterlife liability. This stems from the fact that the sahr’iyya character of Islamic law manifests itself in two different types, qaḍā’ī and diyānī, each legitimate within its own conditions.
The study concludes that, the relation between sin and crime in Islamic law is one of partial intersection rather than proper inclusion, equality, or disjointness. This means that while many behaviors may qualify as both, not every sin is a crime, and not every crime is a sin. Finally, the study highlights the problems that could arise when every sin is treated as a crime or every crime as a sin, and argues that Islamic law’s nature makes it possible to distinguish sin and crime to a certain extent and an objective criterion should be developed.
| Birincil Dil | Türkçe |
|---|---|
| Konular | İslam Hukuku |
| Bölüm | Araştırma Makalesi |
| Yazarlar | |
| Gönderilme Tarihi | 13 Temmuz 2025 |
| Kabul Tarihi | 10 Kasım 2025 |
| Yayımlanma Tarihi | 30 Aralık 2025 |
| DOI | https://doi.org/10.14395/hid.1741553 |
| IZ | https://izlik.org/JA97BK42LL |
| Yayımlandığı Sayı | Yıl 2025 Cilt: 24 Sayı: 2 |
Hitit İlahiyat Dergisi Creative Commons Atıf 4.0 International License (CC BY NC) ile lisanslanmıştır.