İslam düşüncesinin erken dönemlerinden itibaren kelâm alanında akılcılığı Mu‘tezile kelâm okulu, fıkıh alanında reyi Hanefî mezhebi temsil etmiştir. Bu iki disiplin, ilgi alanlarında kısmen benzer yöntemleri kullanarak, gelişim ve dönüşüm evrelerinde benzer süreçlerden geçmişlerdir. Genel olarak akılcı yöntemi benimseyen Hanefî ve Mu‘tezile mezhepleri belli dönemlerde siyasi ve sosyal şartlara bağlı olarak yakınlaşma veya ayrışma içerisine girmişlerdir. Hanefîliğin çıkış yeri olan Irak coğrafyasında her iki mezhep mensupları arasındaki olumlu etkileşim, fıkıh usûlünün kelâmî ilkelerden etkilenmesini sağlamıştır. Mihne sürecinde siyasi ortamın etkisiyle kelâm ilminde Mu‘tezile, fıkıh alanında ise Hanefîlik etkinliğini sürdürmüştür. Buna bağlı olarak erken dönemde Mu‘tezile ile Hanefîlik arasında bir geçişkenlik söz konusu olup, Mu‘tezile kelâmcıları fıkıhta Hanefîliğe, Hanefî kadı ve fakihleri ise kelâmda Mu‘tezile’ye eğilim göstermişlerdir. Ancak mihne sürecinin akabinde hadis taraftarlarının başlattığı karşı mihne sonrasında Mu‘tezile’nin düşüşe geçmesiyle Hanefîlik de bundan olumsuz etkilenmiştir. Mu‘tezile’ye karşı takınılan tavır Hanefî düşünceye karşı da gösterilmiş ve Hanefîlik Irak’tan Horasan ve Mâverâünnehir bölgesine taşınmıştır. Bu durum Hanefîlikle ilgili olumsuz bir algıya dönüşünce, Horasan-Mâverâünnehir âlimleri bu algıyı bertaraf etmek için gayret göstermişlerdir. Doğu Hanefîliğinde bu konuda iki farklı yaklaşım ortaya çıkmıştır. Buhara, hadis taraftarı bir anlayış sergileyerek kelâm ilmini Hanefî fıkıh usulünden ayrıştırırken; Semerkant, Hanefî fıkıh usulünü kelâm ilminin ilkeleri doğrultusunda temellendirmiştir. Her iki ekol de yöntemlerini Mu‘tezile karşıtlığı üzerinden yürütmüşlerdir. Buhara Hanefî ekolünün yaklaşımı, özelde Mu‘tezile genelde ise kelâm ilmini yok sayıp görmezden gelmek suretiyle Hanefîliğin itikadî yönünü Ebû Hanife’ye nispet edilen rivayetlere dayandırmaktır. Buhara Hanefîlerinin söz konusu tavırlarında İslam dünyasında yükselişte olan gelenekçi-hadisçi anlayış etkili olmuş Hanefîlik, kelâmî ilke ve usuller yerine hadis ve fürû fıkıhla temellendirilmiştir. Bu şekilde Hanefîliğin eksik kalan kelâm yönü Semerkant ekolünde Mâtürîdî ile tamamlanmıştır. Mâtürîdî kendi döneminde Hanefîliğin kelâm ve fıkıh usulü anlayışını Ehl-i sünnet düşüncesi doğrultusunda yeniden yapılandırmıştır. Mâtürîdî, Irak Hanefîliğindeki Mutezilî unsurları ayrıştırmak suretiyle Hanefîliği yeniden kelâmî temellerle inşa etmiştir. Onun bu tavrı kendi döneminde ve takip eden birkaç asırda hadisçi yaklaşımın etkisiyle ihmal edilmiş olsa da hicrî 5. asırdan itibaren hadisçi kanat karşısında, Hanefîliği heretik akımlardan ayrıştırmak ve Ehl-i sünnet içinde konumlandırmak amacıyla yeniden canlandırılmıştır. Buna göre Mâtürîdîliği tarih sahnesine çıkaran unsurlar yalnızca Mâtürîdî’nin kelâm ilmine dair görüşleri olmayıp, benzer şekilde onun fıkıh usulündeki çabaları da etkili olmuştur. Bu çerçevede çalışmanın temel problemi, Hanefî-Mâtürîdî geleneğin tarihsel süreçte kelâm ve fıkıh disiplinleri arasında kurduğu ilişkinin, özellikle Mu‘tezile ile yaşanan etkileşimler bağlamında bütüncül bir biçimde ele alınmamış olmasıdır. Literatürde genellikle Mâtürîdî’nin kelâmî yönü öne çıkarılmış; onun fıkıh usulüne katkıları ile Hanefîliğin bu disiplinler arası geçişkenliklerde aldığı konum yeterince görünür kılınmamıştır. Bu araştırmanın amacı, Hanefî-Mâtürîdî geleneğini hem kelâm hem de fıkıh perspektiflerini birlikte içerecek şekilde yeniden okumak ve söz konusu geleneğin tarihsel dönüşümünü Mu‘tezile ile etkileşimleri bağlamında sistematik biçimde analiz etmektir. Çalışmanın özgün değeri, Mâtürîdîliği sadece kelâmî bir ekol olarak değil, aynı zamanda Hanefî fıkıh usulüyle birlikte gelişen bütünleşik bir düşünce sistemi olarak ele almasıdır. Böylece Mâtürîdî’nin fakih kimliğini ve Hanefî geleneğin kelâmî oluşuma yaptığı katkıları görünür kılarak, literatürdeki tek yönlü okumaları aşmayı amaçlamaktadır. Araştırmanın alana katkısı, modern dönemde Mâtürîdîliğin yeniden inşasına dair yürütülen tartışmalara disiplinler arası bir perspektif kazandırması ve Hanefî-Mâtürîdî kimliğin oluşumundaki epistemolojik temelleri daha net bir şekilde ortaya koymasıdır. Bu bağlamda çalışmada, klasik kaynaklar ile modern araştırmalar birlikte değerlendirilerek karşılaştırmalı ve tarihsel-analitik bir yöntem benimsenmiş; böylece geleneğin oluşum süreci hem metinsel hem de bağlamsal boyutlarıyla kapsamlı biçimde incelenmiştir.
Kelâm Fıkıh Usûlü Hanefî Mâtürîdîlik Mu‘tezile Irak Buhara Semerkant.
Since the formative periods of Islamic intellectual history, kalām and fiqh developed through two parallel methodological orientations: rationalist and transmissionist. In kalām, rationalism was most prominently articulated by the Muʿtazila, while in fiqh it found its institutional expression in the Ḥanafī school. Owing to their shared epistemological reliance on reasoned judgment, these two disciplines experienced comparable processes of development, convergence, and divergence, often shaped by broader political and social dynamics. In early Iraq, where Ḥanafism emerged, the relatively non-institutional but sustained interaction between Muʿtazilite theologians and Ḥanafī jurists facilitated the grounding of legal methodology in theological principles, creating a fluid intellectual environment in which disciplinary boundaries were permeable. This convergence reached its peak during the Mihna, when Muʿtazila gained political favor and judicial appointments were frequently granted to Ḥanafī jurists. As a result, Muʿtazilism continued to dominate the theological sphere, while Ḥanafism expanded its influence in jurisprudence. During this early period, a notable transitivity emerged between the two traditions: Muʿtazilite theologians tended to adopt Ḥanafī jurisprudence, whereas Ḥanafī judges and jurists often embraced Muʿtazilite theological positions. However, this intellectual alignment deteriorated sharply following the counter-mihna led by hadith-oriented circles. As Muʿtazilite theology fell into disrepute, Ḥanafism was also negatively affected due to its earlier association with Muʿtazila, leading to its gradual marginalization in Iraq. Consequently, the geographical and intellectual center of Ḥanafism shifted toward the Khorasan–Māverāʾünnehir region. In this new context, scholars sought to eliminate the negative perception of Ḥanafism stemming from its Muʿtazilite affiliations. Within Eastern Ḥanafism, two distinct methodological responses emerged. The Bukhara school adopted a pro-hadith and anti-kalām stance, separating theology from legal methodology and grounding the doctrinal dimension of Ḥanafism primarily in narrations attributed to Abū Ḥanīfa. Influenced by the rising traditionalist-hadithist trend, this approach subordinated theological reasoning to hadith and furūʿ al-fiqh, effectively minimizing the role of kalām within the Ḥanafī framework. In contrast, the Samarkand school preserved the integration of kalām and fiqh by reconstructing Ḥanafī legal methodology upon theological principles while simultaneously opposing Muʿtazilite doctrines. It was within this Samarkand milieu that Abū Manṣūr al-Māturīdī systematized the theological foundations of Ḥanafism. Māturīdī restructured both theology and jurisprudence in accordance with Ahl al-Sunnah, thereby supplying the doctrinal coherence that had been weakened under hadithist dominance. Although his contributions were largely neglected in his own time and the subsequent centuries, from the fifth century onward they were revived as part of a broader effort to dissociate Ḥanafism from heterodox movements and firmly situate it within Sunnī orthodoxy. Accordingly, the historical emergence of Māturīdism cannot be attributed solely to Māturīdī’s theological positions, but must also be understood in light of his juristic and methodological interventions. This study argues that the Ḥanafī-Māturīdī tradition has rarely been examined through an integrated kalām–fiqh framework, particularly with respect to its complex engagement with Muʿtazilism. Prevailing scholarship has tended to foreground Māturīdī’s theological identity while marginalizing his contributions to jurisprudential methodology and the broader epistemic structure of the Ḥanafī tradition. By situating Māturīdī’s thought within a dual-disciplinary matrix, the study conceptualizes Māturīdism as a jurisprudentially grounded theological paradigm. Methodologically, it employs a comparative historical-analytic approach that correlates classical sources with contemporary scholarship, offering a more precise reconstruction of the Ḥanafī-Māturīdī synthesis and challenging reductionist theology-centered interpretations.
Kalām Usūl al-Fiqh Ḥanafī Māturīdī Muʿtazila Iraq Bukhara Samarkand.
| Birincil Dil | Türkçe |
|---|---|
| Konular | Kelam |
| Bölüm | Araştırma Makalesi |
| Yazarlar | |
| Gönderilme Tarihi | 15 Temmuz 2025 |
| Kabul Tarihi | 26 Aralık 2025 |
| Yayımlanma Tarihi | 31 Aralık 2025 |
| Yayımlandığı Sayı | Yıl 2025 Sayı: 22 |
İlahiyat Akademi Dergisi Creative Commons Atıf-GayriTicari 4.0 Uluslararası Lisansı (CC BY NC) ile lisanslanmıştır.